HÜLYAAAAAAAAAA's profileCumhuriyet, fikir serbes...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
Cumhuriyet, fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre hürmet ederizBirlik ve beraberlik; ölümden başka her şeyi yener!!!!!!!! Bir ulus, sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
December 29 ANNEMMMMMAnne Hayaller Hayaller diyorum anne Ne kötü şeyler Karanlıkta penbe dünyalar çizmek Hani sarılınca bir sevgilinin boynuna Tutunca ellerini Ve sitemsiz bakınca gözlerine Off anne Hayaller niye bu kadar yalan Hayaller diyorum anne Yemyeşil ağaclar var orda Biri tutuyor ellerimi Sarılıyor ben ağlerken Güneş Hiç batmıyor Neden öğretmedin anne Yalandı Acıydı Neden hayallerime girip Sarılmadın gözü yaşlı evladına Anne anne Saat her gece günü değiştirirken Hayal dünyalarında geziniyorum Üstüm kirli Cebimde param yok Kimseler sormuyor Burada önemli değil Hayaller diyorum anne Anne Oksijeni kovsam ciğerlerimden Demek istediğim mutsuzsam Ölümü istersem gözlerimi acmadan Anne anne Beni affeder hayallerine alır mısın Hayallerinde eskisi gibi Her gece saklar mısın yüreğinde Ölüyorum anne Sarar mısın beni yüreğine Sar beni Ölüyorum anne Sar beni... November 26 GEÇ FARKETTİMBiliyor musun; umarsız bir yıkımdı gidişin. Liman boyu uzanan iç kanamalı bir suskunluktu bizden geriye kalan. ![]() Oysa bilmeliydin; bütün bir hayatı ürpererek yaşama cesaretiydi aşk. Ve yola çıkıldığında göze alınmalıydı aşkın adressizliği. Sen bir tepeden masal gibi geldiğinde gözlerime, ben kendi masalımı terk edip, gözlerine benzeyen bir deniz seçmiştim kendime. Bana aşkı öğretmişsen yorgun, terli bir tepede; bırak isyanım tam olsun yüreğimin sessizliğindeki kıyamete... bilirim sen kendince bir hayatı onarmaya düşkünsün. Onarmak içinse gidişin; sen önce seni affet. Adına mavi dediğin çoğul eksikliğinde... bazen seni affedebiliyor muydun, beni ağladığında? Bilirsin; ben ki kabilesiz bir savaşçı. Senden aldığım bütün anlamları sana geri verdim. Bir "içim"; kaldı ben de, bir de aklımın aldanmışlığı. Haklısın sende bensiz sularında elbet denizi aşmış bir okyanus telaşı yaşanacaktı. Bağışla sözlerimi. Bağışla gözlerimi. Dahası yok, fazlası az... bazen terk edip gidebilmeli bu şehri kendi çaresizliğinde. Bazen inceldiği yerden kopmalı hayat. Neyse! Sen benden ötede, ben senden uzakta... ne kadar çok "vardık" oysa ne kadar çok kaybolurken bile... karşımda yorgun bir adam var şimdi; özleyişlerini reddetmek uğruna yorgun düşmüş bir gemi... bu gemi nereye gidiyor usta... içim boş, gemiler boş. Bu gemi nereye gidiyor usta... Bir romanı bitirmiş gibiydi sustuğunda. Bende sustum onunla. en iyi yaptığımdı susmak. Uzun bir sessizliğin sonrasında "susuşlarımızda sen benim susuzluğumu dindirecek yağmurunu bulamadığını sandın, ben senin yağmurunu yağdıracak o bulutunu. Oysaki yağmur bulutta saklıydı, bulutta yağmurda. Susmasaydık bulacaktık" dedim. Neden geçmişin muhasebesini yapmaya başlamıştık bilmiyorum. Son sözleri iyice içime oturdu. ![]() "Bana bir kere susma hakkı verseydin, sana neler söylemeyecektim! Oysa sen hep payına susmaları aldın, bana ise hep sessizliğin ezeceği vakitlerle savaşmalar kaldı. Evet! susmak birilerini hep konuşmaya mahkum etmekti. Ve en çok konuşan en fazla hata yapandı her zaman. En çok susanın hep haklı kaldığı gibi... Sessizlikten korkan birine sessizlik dayatmak (hem de bir lütuf, bir armağan gibi) işlenen en haklı suçtu. Sen tüm suskunlukları kimseye bırakmayacak kadar bencil, herkesi suskunluğuna özendirecek kadar cömerttin. Sana söylenenlerle, sana anlatılanlarla herkesin sırrını bildin ama kimseye bir şey söylemedin. Oysa izin verseydin benimde sana söylemeyecek ne çok şeyim vardı. insanları sadece dinleyerek böyle çıplak, böyle savunmasız bırakmayı nerden öğrendin? Başkalarına ait bunca sırrı taşımak seni neden hiç yormadı? Sen en çok bana sustun; ben en çok sana konuştum. Sana benzemeye başladığımdaysa, bende içimi susarak döktüm. Yoksa içim dökülecekti. Susacak hiçbir şeyin kalmadığında ise içindeki sessiz diyaloglarla benden çekip gittin. ![]() Meğer susmak, insanın içiyle konuşmasıymış. Geç fark ettim!"... GÜLÜN KALBİ((((((((((((((Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilân vermişlerdi... Canını feda edecek birini arıyorlardı... Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı. Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu... Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yine de engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına, fakir ama onu seven sevgilisi... Her gün aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu... "Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti delikanlı... Genç kızda zaten başka bir şey istemiyordu...Sevgiye muhtaç biri, sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki... Ama olmamıştı işte, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş, onları ayıkmıştı... İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi... Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi... Ayrılıklarından bu yana beş bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...Her günü zehir, her günü hüsran... Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış, kalbini kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı bu kadar sene boyunca.. Kim bilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı... Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı, bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi... En çok da saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş, koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu. Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama... Zaten artık ölüm umurunda değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki... Tekrar o geldi aklına... Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık... Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu.. Ufak da olsa ondan bir hatırasını almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu... Sevdiği, kim bilir kiminle beraberdi? Kendi, sevgi dolu kalbini kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile ama acaba o paylaşmış mıydı? Onun sevgisini silmiş atmış mıydı acaba kalbinden? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır geliyordu genç kıza... Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada... Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine ant içmişti. Tekrar gözlerini açtı. Kim bilir belki de sevdiği onu unutmuştu. Bu düşünceler içinde daldı... Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı... Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı... O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. Bir hafta sonra tekrar gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki bir şeyler eksikti... Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu... Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı... Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu... Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlatmıştı ama ameliyatı kolay değildi, bir aya kalmadan geçer demişti doktor. Aylar geçmişti ama hâlâ aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Her gün onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlara.. En çok kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi. O da genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle... Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti. Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı. Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı. Yıllar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği sevdiğinin kokusu vardı mektupta... Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip oturdu yavaşça... Kağıdı açtı ve elleri titreyerek okumaya başladı. "Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim... Her günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin daha da artıyordu... Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden daha da hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım... Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım... Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime, sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım... Ve bir gün her şeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim. Ve değerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye... Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık... Senden çok uzaklardayım belki ama yine de seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hem de her gece...Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğini sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin altıncı senesi... Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarın da sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak olur mu? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona... Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde unutma. Kırmızı gülü de unutma olur mu? Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadar da Seveceğim... SEVGİLİN… November 10 MUSTAFAM..MUSTAFA KEMALİM.. Dağ başını efkâr almış,
gümüş dere durmaz ağlar, gözyaşından kana kesmiş gözlerim, ben ağlarım, çayır ağlar, çimen ağlar, ağlar, ağlar, cihan ağlar. Mızıkalar iniler, ırlam ırlam dövülür, altmış üç ilimiz, altmış üç yetim, yıllar gelir geçer, kuşlar gelir geçer, her geçen seni bizden parça parça götürür, Mustafa'm, Mustafa Kemal'im. Diz dövdüm, gözlerim şavkı aktı Sakarya'nın suyuna, Sakarya'nın suları nâmın söyleşir. Hemşehrim Sakarya, öksüz Sakarya. Ankara'dan uçan kuşlar, Kemal'im der günler günü çağrışır, kahrolur bulutlara karışır, gök bulut, yaşmak bulut, uca dağlar, dev boyunlu morca dağlar divan durmuş bekleşir, Mustafa'm, Mustafa Kemal'im. Nasıl böyle varıp geldin, hoşgeldin,
çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin, şol yüzünde güneş südü sıcaklık, ellerinden öperim, Mustafa Kemal. Senin dalın, yaprağın, biz, senin fidanların, biz bunları yapmadık, sen elbette bilirsin, bilirsin Mustafa Kemal. Elsiz, ayaksız bir yeşil yılan, yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal. Hani bir vakitler Kubilay'ı kestiler, çün buyurdun kesenleri astılar, sen uyudun asılanlar dirildi, Mustafa'm, Mustafa Kemal'im. Karalar kuşanmış, Karadeniz akmam diyor, dokunmayın, ağlamaktan bıkmam diyor, bu gece kıyamet gecesi, bu vapur Bandırma vapuru, yattığı yer nur olsun Mustafa Kemal, ben ölümden korkmam diyor, korkmam diyen dilleri toz oldu, toprak oldu, değirmen döndü dolandı, yıllar oldu, bir kusur işledik bağışlar mı kimbilir, o bize öğretmedi kazan kaldırmasını, günahı vebali öğretenin boynuna, erdirip oldurana ana avrat sövmesini, yüreğim kırıldı kanım kurudu, var git Karadeniz var git başımdan, mızıka çalındı düğün mü sandın, bir yol koyup gideni gelir mi sandın, Mustafa'm, Mustafa Kemal'im. Ankara'nın taşına bak, tutki baktım, uzar gider efkârım, çayır ağlar, çimen ağlar, ben ağlarım, gözlerimin yaşına bak, Ankara Kalesi'nde, Rasattepe'de bir akça şahan gezer dolanır, yaşın yaşın mezarını aranır, şu dünyanın işine bak, Mustafa'm, Mustafa Kemal'im...
October 29 ATATÜRKÜN YAVERİNDEN BİR ANI
Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı. October 18 Kemal Bey teşekkürlerOctober 09 gülmeye ne dersinizBir gün doktor.Bir masaya 1 kavanoz dolusu böcek koyar, diğer bir kavanoza zeytin koyar.
Akıl hastanesinde deliler bir arada oturuyorlarmış,bir den kapı küsek bir sesle açılmış ve içeri başka bir arkadaşları gelmiş bağırarak yaşasın rüyamda gördüm tanrı beni peygamber ilan etti diye kendisi gibi deli olan arkadaşları sormuşlar nasıl oldu diye,deli oldu işte nasıl olduysa şimdi son peygamberiniz benim artık bana inanın bana güvenin dediklerimi yapın sizlere dogru yolu göstereceğim derken tam o sırada yine çok büyük bir şiddetle tekrar kapı çarparak açılmış ve bagırarak sakın ona inanmayın o yalancı sizi kandırıyor düzenmaz peygamber falan değil diyer deliler sormuş nerden biliyorsun sen,neden inanmayalım o peygamber olmadığına demişler?
Biçkin ve ayni zamanda hovarda bir adam ölür ve cehenneme gider. Cehennemde birkaç gün kaldiktan sonra cennet görevlisi melek gelir ve seni cennete götürecegim der. Bizim biçkin halinden memnun görevli melekle cennetin yoluna koyulurlar. Cennetin kapisina yaklastiklarinda içeriden feryat figan sesler duyar ve melege döner, - Sen beni cennete götürecektin der. Melek burasi cennet deyince, içerideki sesler nedir demis, melek :
Temelle oğlu İstanbulu hiç görmemişler ve bir iş için oraya giderler.
September 26 Sevinç Teşekkür ederim cnmERKEKLER MELEKTİR.... Birgün ormancının biri dalları nehrin üzerine sarkan ağacın Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikaye anlatılır.
Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar biri ötekine bir tokat atar. Tokadı yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar
Tokadı vuran ve sonra arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şöyle der; senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazın ama şimdi kayaya kazıyorsun. NEDEN?
'INCINMELERINIZI KUMA, GÖRDÜGÜNÜZ IYLIKLERI KAYALARA KAZIMAYI ÖGRENIN.'
Sinir küpu olduysanız...
KARS.. September 18 Fincan KahveBir gün bir profesör, felsefe dersindedir. Masasının üzerinde birkaç kutu vardır. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir kavanoz alır ve içerisini tenis topları ile doldurur.Ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar, Öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler. Bu sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl taşlarını,çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur. Ve öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar; Onlar da 'evet' oldu derler.Tekrar profesör masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaşça kavanoza döker.
Tabii ki kumlar da çakıl taslarının aralarındaki boşlukları
doldurur. Vetekrar öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar. Öğrenciler de koro halinde 'evet' derler. Bu sefer, profesör masanın altında hazır bekleyen 2 fincan kahveyi alır ve kavanoza boşaltır, kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur. Öğrenciler gülerler!'Ben bu kavanozun sizin hayatınızı simgelediğini ifade etmeye çalıştım' der. Şöyle ki;Bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir; dininiz, ibadetleriniz, aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz, arkadaşlarınız ve sizin için önemli olan şeylerdir. Şayet diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı doldurur. O çakıl tasları ise daha az önemli olan diğer şeylerdir;işiniz, eviniz, arabanız vs. Kum ise diğer ufak tefek şeylerdir. 'Şayet kavanoza önce kum doldurursanız...' Diye, anlatmaya devam eder, 'çakıl taslarına ve özellikle de tenis toplarına (yeterli) yer kalmaz. Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır. Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arzeden şeylere çevirin. Çocuklarınızla oynayın. Sıhhatinize dikkat edin. Eşinizle yemeğe çıkın. Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın. Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin. Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin. Gerisi zaten hep kumdur. Bu ara bir öğrenci parmağını kaldırır ve sorar; 'Pekiyi, o iki fincan kahve nedir?'
Hayatınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız
!'sevdiklerinize bir fincan kahve içecek kadar vakit ayırın!' ![]() September 02 AŞK HEP VAR MI????????
July 29 sevgi zaman tanımazYaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin çarpmasıyla yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar. Hemşireler, önce pansuman yapmışlar ve 'biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini' söylemişler. Yaşlı bey huzursuzlanmış; "acelesi olduğunu, röntgen istemediğini" söylemiş. Hemşireler merakla acelesinin nedenini sormuşlar. "Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum" demiş. "Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz" deyince. Yaşlı adam üzgün bir ifade ile "Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir şey anlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor" demiş. Hemşireler hayretle "Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden hergün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?" diye sormuşlar. Adam buruk bir sesle "Ama ben onun kim olduğunu biliyorum" demiş. July 14 MAYA KEHANETLER Çözüldükçe yeni sırları aydınlatan Maya takvimine göre, 2012'de beklenen tufan ABD'nin doğu ve batı kıyılarını Atlantis gibi sular altına gömecek. NİRVANA'YA DOĞRU -Ne aşısı -Bakış aşısı adamın biri yatmadan önce baş ucuna bi bardak su koyuyomuş nie? Çünkü suyun kaldırma gücü war............... A: Boynum tutuldu B: eeee... A: bende kulaklarımı kiraya verdim -Hangi Sıla? -Gayrisafi Milli HaSILA adamın biri topalmış karısı alıp oynamış Niyekine lan? Olm suratın kayık be senin herbullah Çünkü Windows açıkmış. Hayır! Demek ki iyi saklanmış. giymiyomuş neden çünkü anti-patikmiş - Denizaltıları bozulunca ittirmeye kalkmışlar Temelde ilk hafta giymemiş. -Olm babasını naapcan? Kız versin yeter... - Lazer silahı. Cevap: Dört kardeştir. 1-Small Memiş 2-Medium Memiş 3-Large Memiş 4-Xlarge Memiş Çünki adamın yaşgünüymüş Cevap: Çünkü OMO'yla yıkanan herşey ilk günkü gibi olur. Sıkılmış bugün de petekle olayım demiş. Yıldız Kaymış Pilot Kalem -hangi cem in -sivilcemin -washington -Başıma buda mı gelecekti? June 29 OKUMADAN GEÇMEYİN MUTLAKA OKUYUN UZUNDA OLSA OKUYUN LTFENNe yapardiniz?.....karari siz verin. Komik bir cumle beklemeyin, cunku yok. Yine de okuyun. Sorum su: Ayni karari siz verir miydiniz? Okuma ve öğrenme zorluğu çeken çocuklara özel eğitim veren bir okul icin bağıs toplama yemeğinde, çocuklardan birisinin babası katılımcılar tarafından asla unutulmayacak bir konuşma yaptı. Okula kendini adamış öğretmenleri kutladıktan sonra şöyle bir soru sordu: 'Dışardaki etkenler tarafından etkilenmedikçe doğa herşeyi mükemmel bir şekil ve sırada yapıyor. Ama yine de oğlum Shay, diğer çocukların öğrendikleri gibi öğrenemiyor. Diğer çocukların anlayabildikleri gibi anlayamıyor. Oğlumda doğal olması gereken şeyler nerede?' Bu soru karşısında dinleyiciler sessiz kaldılar. Baba devam etti. 'Ben inanıyorum ki, dünyaya fiziksel ve zeka engelli Shay gibi bir çocuk geldiğinde, gerçek insan doğası kendini gösterme fırsatını buluyor ve bu da insanların o çocuğa davranış şekillerinde kendini gösteriyor.' Ve sonra aşağıdaki hikayeyi anlatmaya başladı: > Shay ve babası bir gün parkta Shayin tanıdığı birkaç çocuğun baseball oynadıklarını gördüler. Shay sordu, 'Acaba oynamama izin verirler mi?' Shay'in babası çoğu çocuğun Shay gibi bir çocuğun takımlarında oynamasını istemeyeceklerini ama aynı zamanda eğer oğluna izin verirlerse oğlunun o çok ihtiyacını duyduğu, engellerine rağmen başkaları tarafından kabul edilmenin özgüveni ve sahiplenme duygusunu vereceğini de biliyordu. Shay'in babası çocuklardan birinin yanına yaklaştı ve (fazla birşey beklemeyerek) Shay in oynayıp oynayamayacağını sordu. Çocuk şöyle danışabileceği birilerine baktı ve sonra 'Şu anda 6 sayı gerideyiz ve oyun sekizinci turunda. Herhalde takıma girebilir ben de onu dokuzuncu turda vurucu olarak sokmaya çalışırım' dedi. Shay büyük bir gayretle takımın yanına gitti ve yüzünde kocaman bir gülümseme ile takım t-shirtini giydi. Babası gözünde yaş, kalbi sıcak duygularla dolu onu izledi. Çocuklar oğlunun kabul edilmesinden dolayı babanın mutluluğunu gördüler. Sekizinci turun sonunda Shay'in takımı birkaç puan kazandı ama hala 3 sayı gerideydi. Dokuzuncu turun başında Shay eldiveni eline geçirdi ve sağ açık sahaya çıktı. Ona doğru hiç top isabet etmemesine rağmen oyunda olmaktan son derece mutluydu ve babasının ona tribünlerden el salladığını gördüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Dokuzuncu turun sonunda Shay'in takımı yine puan kazandı. Şimdi bütün kaleler doluydu, oyunu kazanma şansı ortaya çıkmıştı ve topa vurma sırası Shay'e gelmişti. Bu noktada Shay'in vurucu olmasına izin vererek oyunu kaybetme riskini mi almalıydılar? Şaşırtıcı bir hamleyle Shay'e sopayı verdiler. Herkes topa isabet ettirme şansının sıfır olduğunu biliyorlardı çünkü bırakın topa vurmayı Shay sopayı bile elinde tutmasını bilmiyordu. Ama Shay sahaya çıktığında top atıcı, diğer takımın kazanma şanslarını bir kenara bırakarak Shay'e bu fırsatı tanıdıklarını görünce birkaç adım öne giderek yumuşak bir şekilde topu Shay'e doğru fırlattı. İlk topa Shay zorlukla sopayı savurdu ama ıskaladı. Atıcı tekrar birkaç adım öne doğru geldi ve topu yine yumuşak bir şekilde Shay'e doğru attı. Shay sopayı savurdu ve hafifçe topa dokunarak yere atıcıya doğru vurdu. Oyun şimdi bitecekti. Atıcı topu yerden aldı ve ilk kaledeki adamına kolaylıkla atabilecek ve Shay'i sobeleyerek oyunu bitirebilecekti. Ama atıcı topu aldı ve ilk kaledeki adamının başının üzerinden diğer takım arkadaşlarının erişemeyeceği yere fırlattı. Tribünlerdeki herkes ve iki takımda bağırmaya başladılar, 'Shay, ilk kaleye koş, ilk kaleye koş!' Shay hayatında hiç bu kadar uzağa koşmamıştı ama ilk kaleye gidebildi. Şaskınlıktan büyümüş gözleriyle yere çöktü. Herkes bağırmaya devam etti, 'İkinci kaleye koş, ikinci kaleye koş' Nefes nefese Shay zorlukla ikinci kaleye koşabildi. Shay ikinci kaleye geldiği sırada açık sahada diğer takımdan biri topu almıştı ... takımın en küçüğü olan bu çocuk kahraman olma şansını elinde tutuyordu. Topu ikinci kaledeki adamına atabilirdi ama top atıcısının niyetini anladığından o da kasıtlı olarak topu üçüncü kaledeki arkadaşının başının üzerinden attı. Herkes bağırıyordu, 'Shay, Shay, Shay, bütün yolu koş Shay' > Karşı takımdan birinin yardım ederek onu üçüncü kaleye doğru döndürmesiyle Shay üçüncü kaleye koşabildi, 'Üçüncüye koş! Shay, üçüncüye koş!' Shay üçüncüye gelirken diğer takımdakı çocuklar ve seyirciler ayağa kalkmışlardı ve bağırıyorlardı, 'Shay, hepsini koş! Hepsini koş!' Shay hepsini koştu ve oyunu takımı için kazanan bir kahraman olarak herkes tarafından alkışlandı. 'O gün', dedi babası, gözlerinden yaşlar aşağıya doğru süzülerek, 'iki takımdaki çocuklar da dünyaya bir parça sevgi ve insanlık getirmeyi başardılar'. Shay bir sonraki yaza yetişemedi. O kış öldü. Bir kahraman olduğunu ve babasını mutlu ettiğini ve eve geldiğinde annesinin de gözyaşları içinde onu kucakladığını asla unutmadı. Son NOKTA: E-mail ile hiç düşünmeden binlerce fıkra yolluyoruz, ama hayattaki seçimler konusunda mesaj olduğunda insanlar tereddüt ediyorlar. Bunu size yollayan kişi hepimizin bir farklılık yaratabileceğimiz inancını taşıyor. Hepimizin her gün binlerce fırsatı olabiliyor 'doğal olan şeyleri' gerçekleştirmek için. Bilgin bir adam bir zamanlar demişki: Her toplum, kendilerinden daha az şanslı olanlara nasıl davrandığıyla değerlendirilir. June 22 ßize hizmet edenleri hep hatırlayınBir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu... Çocuk sordu: 'Çikolatalı pasta kaç para ?' '50 Cent.' Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu: 'Peki, Dondurma Ne Kadar ?' '35 Cent.' dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki... Çocuk parasını bir daha saydı ve 'Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?' dedi. Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden. Masayı sanki akan gözyaşları temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 Cent'lik bahşiş duruyordu.. June 17 İşte 70 KM'lik risk hattıİTÜ Maden Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Naci Görür, Adalar'ın Marmara Denizi tabanında geçen yıl yapılan deniz altı araştırma sonucunda Çınarcık ve Tekirdağ çukurluğunda gaz ve sıvı çıkışı olmasına karşın Adalar'ın güney batısından başlayıp orta Marmara çukurluğuna kadar yaklaşık 70 kilometrelik fay hattında gaz ve sıvı çıkışı tespit etmediklerini belirterek, “Muhtemelen bu bölüm çok riskli” dedi.
Görür, MARNAUT Projesi kapsamında Naulite adlı denizaltı ile geçen yıl 12 Mayıs-11 Haziran tarihleri arasında Marmara Denizi'nde dalış yapan Türk ve yabancı bilim adamları ile birlikte basın toplantısı düzenleyerek, bugün başlayacak olan “Marmara Denizi Çalıştayı”na ilişkin bilgi verdi. İTÜ Doğu Akdeniz Oşinografi ve Limnoloji Araştırmaları Merkezi'nce (EMCOL) düzenlenen çalıştayda, bu araştırmadan elde edilen sonuçların tartışılacağını belirten Görür, buna göre gözlem istasyonunun Marmara Denizi tabanında nereye kurulacağına da karar verileceğini söyledi. Araştırmanın eş başkanlarından EMCOL Müdürü Prof. Dr. Namık Çağatay da bu çalışmaları Avrupa Birliği çerçeve projesi olan Avrupa Deniz Tabanı Gözlem Ağı Projesi'nin (ESONET) desteklediğini belirterek, Marmara Denizi tabanına kurulacak gözlem istasyonlarının kendilerine depremle ilgili önemli ipucları vereceğini belirtti. Gaz ve sıvı çıkışlarının depremsellikle ilişkisine inandıklarını, bu nedenle bu gaz ve sıvı çıkışlarının değişik sensörlerle sürekli ve eş zamanlı olarak ölçülmesinin önemli olduğunu dile getiren Çağatay, 3 günlük çalıştay sonucunda yapılacak proje planlamasında hangi sensörlerin kullanılacağına, Marmara'nın nerelerinde gözlem yapacaklarına karar vereceklerini bildirdi. Çağatay, AB'nin bu projeye sadece teknik yönden destek verdiğini, bir yılda kurulacak olan gözlem istasyonunun finansmanının ülkelerin kendisi tarafından karşılanması gerektiğini söyledi. Toplantıda daha sonra yerli ve yabancı bilim adamları basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Araştırmada yer alan Fransız bilim adamı Prof. Dr. Pierre Henry, yapılan çalışmalarda Marmara Denizi tabanında gaz ve sıvı çıkışlarının fay boyunca çıktığının ve bunların da derinden geldiğini tespit ettiklerini ve bunun da Marmara Denizi'nde deprem riskinin bulunduğunu bir kez daha gösterdiğini kaydetti. “ARAŞTIRMA DÜNYADA İLK” Araştırmacılardan Louis Geli de Marmara'nın laboratuvar niteliğinde olduğunu,burada yeni metotlarla çok ileri düzeyde araştırma yaptıklarını ve dünyada henüz hiçbir yerde de bu araştırmanın yapılmadığını söyledi. Gaz ve sıvı çıkışlarının fay etkinliğiyle olan ilişkisine inandıklarını dile getiren Geli, “Araştırmanın en önemli bulgularından bir tanesi, Çekmece-Silivri fay segmenti üzerinde gaz çıkışlarının görülmemesi. Bu kısmın kilitlendiği ve 1766'dan beri kırılmamış olduğu düşünülüyor. Oysa Marmara'nın diğer yerlerinde aktif faylar boyunca gaz ve sıvı çıkışlarını önemli ölçüde görebiliyoruz. Bu nedenle gaz ve sıvı çıkışlarını depremsellik veya sismik etkinlikle ilişkilendirebiliyoruz” dedi. Geli, Marmara'nın altındaki canlı fayın buraya denizaltı gözlem istasyonu kurulmasının gerekliğini de ortaya koyduğunu, böylece depremle akışkanlar arasındaki doğrudan ilişkiyi görme şanslarının olacağını söyledi. Geli, “Fay depremin üreteceği derinlikten itibaren bu akışkanları alıp yüzeye taşıyor. O halde biz bu akışkanları alıp incelersek, bunların fiziksel ve kimyasal özelliklerini belirlersek, belki de depremin bir bakıma önceden kestirilmesi noktasında önemli ipucları olabilir. Bizi bir noktalara götürebilir. Ama bu kesin bir sonuçmuş gibi algılanmalıdır” diye konuştu. Ancak yapılan bu araştırmanın depremi önceden haber veren ve her şeyi kurtaracak bir sistemmiş gibi de algılanmasını istemediklerini ifade eden Geli, deprem riskinin bu sismik boşlukta olduğunu, bu boşluğun ne kadar batıya ya da doğuya uzandığını kesin olarak bilmediklerini kaydetti. “TÜRKİYE İÇİN ŞANS” Bu açıklama üzerine söz alan Naci Görür, “Adalar'ın güney batısından başlayıp Orta Marmara çukurluğuna kadar olan yaklaşık 70 kilometrelik fay boyunca gaz ve sıvı çıkışlarına rastlanmadı” dedi. Daha batıda Orta Marmara çukurluğu ile Tekirdağ arasında, doğuda ise Çıkarcık çukurluğunda gaz ve sıvı çıkışlarının görüldüğünü belirten Görür, şunları söyledi: “Arada bir sismik boşluk var. Dolayısıyla bu gaz ve sıvı çıkışlarının nerede olup olmadığı bir bakıma deprem açısından oldukça anlamlı hale geliyor ve muhtemelen de bu bölüm çok riskli olarak görülebiliyor. Gaz ve sıvı çıkışlarının doğrudan doğruya depremle olan ilişkisi henüz çok yeni bir konu ve araştırılıyor. Bu akışkanlar depremin olduğu derinliklerden geliyor. Depremin olduğu veya olacağı zamanlarda bu gaz ve sıvı çıkışlarının hacminde veya fiziksel özellikleri de değişimler gösteriyor. O nedenle bu gaz çıkışlarını izlemek olası depremler açısından önemli bir konu. Bu Türkiye için büyük şans. Dünyada denenmemiş çok ileri teknolojileri burada uygulayarak bu gaz ve sıvıların fiziksel, kimyasal ve jeokimyasal özelliklerinini inceleyerek Marmara'nın depremselliği ve depremin geleceği konusunda önemli veriler ortaya çıkabilir.”
May 24 Hocam fıkralar için Teşekkürler
3 adam oturmuş eşlerine aldıkları hediyelerden bahsediyorlarmış. Birincisi demiş ki, 'karıma öyle bir hediye aldım ki, 6 saniyede 0'dan 100'e çıkıyor.'
'Ben de geçen doğum gününde karıma 4 Adam demiş ki:
'Ben öyle bişey aldım ki; 'Öyle bir araba olmaz ki! 'Araba aldığımı kim söyledi?
İşte bunu aldım' demiş ne aldığını görmek için tıklayın...
Anaokulunun son günü küçük öğrenciler öğretmenlerine hediye verdikleri bir parti duzenler. Çiçekcinin oğlu öğretmene bir hediye paketi uzatır. Öğretmen paketi yavaşça sallar eliyle tartar ve March 27 Bie gazete yazısıKarı-koca tenis oynuyorlarmış. Ters bir vuruşla top yandaki villânın camlarını indirmiş. Orta yaşlı çift gidip kapıyı çalmışlar. Zeki bakışlı, cin gibi bir adam açmış. - Camınızı kırdık, zararınızı ödemek istiyoruz. Kapıdaki adam coşku ile cevap vermiş: - Ne özrü; siz benim kurtarıcımsınız. O top benim 50 yıldır kapalı olduğum şişeyi de kırdı ve dışarı çıkmamı sağladı. Ben cinim, dileyin benden ne dilerseniz!
Uzatmayalım, adam 25 milyon dolar para, kadın ise bir villa istemiş. Cin de bu servetin adlarına hemen kayıt olduğunu söylemiş. Ama cin bir şart öne sürmüş: - Elli yıldır kadın kokusuna hasretim. Bir saatliğine eşinizle yalnız kalabilir miyim? Bir saat sonra memnuniyet-mahcubiyet duyguları arasında sıkışmış giderlerken cin arkalarından seslenmiş: - Beyefendi, siz kaç yaşındasınız? - Elli yaşındayım. - Bu yaşta halâ cin hikâyelerine inanıyor musunuz?..... Sağladıklarını sandıkları menfaatler yüzünden .................... kusurlarını görmemekte direnen ................ ! March 18 ÇANAKKALE DESTANI
• BİR YOLCU' YA October 24 "Bizim başka milletlerden hiç bir eksiğimiz yok. Cesuruz, zekiyiz, çalışkanız,
Yüksek amaçlar uğrunda ölmesini biliriz." July 26 İNANILMAZ GERÇEK Amerikan Adlî Tıp Derneğinin 1994 te San Diego da tertiplenen ödül yemeğinde dernek başkanı Don Harper Mills, aktardığı acayip bir ölüm olayındaki adlî komplikasyonlarla dinleyicilerini şaşkına çevirmişti.Kaderin adaletine dair ince bir nükte taşıyan bu yaşanmış öykü, sanırız sizleri de hayrete sevk edecektir. 23 Mart 1994 te Ronald Opus un cesedini inceleyen adlî tabip, onun kafasından yediği kurşunla öldüğü sonucuna vardı.Müteveffa, on katlı bir binanın tepesinden, intihar niyetiyle aşağıya atlamıştı. (Umutsuzluğunu, geride bıraktığı bir notta açıklıyordu.) Ancak, dokuzuncu katın önünden geçerken pencereden gelen bir kurşun başına isabet etmiş, hayatı bu kurşunla sona ermişti. Apartmanın sekizinci kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmuı bir ağ vardı; ama bu ağın varlığını ne silahı çeken, ne de müteveffa biliyordu. Açıkçası, kurşun olmasaydı, Opus'un intihar girişimi başarılı olamayacak; zemine çakılmadan, sekizinci kattaki ağa takılıp kalacaktı. Bu durumu anlattıktan sonra, "Normal olarak," diye devam etti Dr. Mills, "intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladığı gibi olmasa da, bunu eninde sonunda başarır." Opus un dokuz kat aşağıda yere çakılmayıp da dokuzuncu kattan düşüyor olduğu anda başına gelen kurşunla vurulmuş olması, muhtemelen, onun ölüm modunu intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat, Opus'un intihar girişiminin başarılı olmayışı, savcıyı elinde bir cinayet vakası olduğu düşüncesine itti. Silahın patladığı dokuzuncu kattaki odada yaşlı bir adam ve karısı yaşıyordu. Tartışıyorlardı ve adam kadını silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmişti ki, tetiği çekti; fakat mermi kadını ıskalayarak pencereden dışarı yöneldi ve Opus'a isabet etti. Bir insan A şahsını öldürmeye teşebbüs eder, fakat B şahsını öldürürse, o B şahsını öldürmekten suçlu sayılmalı idi. Savcının ulaştığı sonuç buydu. Dolayısıyla, dokuzuncu kattaki yaşlı adam, cinayetten suçluydu. Bu suçlamayla karşı karşıya kaldığında, adam da, karısı da çok şaşırdılar. Çünkü, tetiği çekerken adam da, karısı da silahın dolu olmadığından kesinlikle emindiler. Yaşlı adam uzunca bir süreden beri boş silahla karısını korkutmayı alışkanlık haline getirmişti. Bunu karısı da bilir, o yüzden adamın tehdidine pek aldırmazdı. Kısacası, adamın karısını öldürme kasdı yoktu; silahın dolu olduğunu dahi bilmiyordu. Böylece, Opus'un öldürülmesi bir kaza oluyordu; silah kazara doldurulmuştu. Araştırmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklaşık altı hafta önce yaşlı çiftin oğlunu silahı doldururken gören bir tanık ortaya çıktı. Anlaşıldığına göre, yaşlı kadın oğlundan mali desteğini çekmişti ve babasının annesini silahla korkutma temayülünü bilen oğul, annesini cezalandırma kasdıyla, babasının annesini vuracağını umarak, gizlice silahı doldurmuştu. Annesi ölecek, baba cinayetten suçlanacak, mallar oğula kalacaktı. Artık olay yaşlı çiftin oğlunun Ronald Opus cinayetinden sorumlu olduğu noktasına gelmişti. Tam bu sırada savcının karşısına yeni bir viraj çıktı. Araştırmalara devam edilince, geçen altı hafta içinde anneyle babasının silahla tehdide varan bir tartışma yaşamamaları, dolayısıyla annesinin ölümünü bir türlü başaramayışı nedeniyle, oğulun umutsuzluğunun arttığı anlaşıldı. Bu, onu 23 Mart'ta on katlı binanın tepesinden atlayarak intihar etmeye itmişti. Ancak, ölümü planladığı gibi olmamıştı; dokuzuncu katın önünden geçerken babasının boş zannettiği silahı tetiklemesiyle annesine isabet etmeyip pencereye seken kurşunun kafasına isabet etmesi nedeniyle, Ronald Opus'un hayatı sona ermişti. Dosya intihar olarak kapatıldı.Düşünenlere ibret ola!.. |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Public folders
WELL COME.......SPACE ME HOŞ GELDİNİZ. İLGİNİZİ ÇEKTİ İSE NE MUTLU BANA. İSTEDİĞİNİZ KADAR KALABİLİRSİNİZ. YORUMLAR İÇİN TŞRKR LERRRRRRRR
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|