HÜLYAAAAAAAAAA's profileCumhuriyet, fikir serbes...PhotosBlogListsMore Tools Help

Cumhuriyet, fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre hürmet ederiz

Birlik ve beraberlik; ölümden başka her şeyi yener!!!!!!!! Bir ulus, sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez.

HÜLYAAAAAAAAAA A

Occupation
Location
Interests
Eniştem; kızkardeşimin tuvaletinin en alt gözünü açtı ve
ince kağıda sarılmış bir paket çıkardı. “Bu” dedi, “sıradan
bir çamaşır değil.” Kağıdı açtı ve çamaşırı bana uzattı.
Zarif ve ipekliydi. Kenarları elişi dantelle süslenmişti .
Astronomik bir fiyat taşıyan etiketi hala üstündeydi.

“O bunu şehre ilk gittiğimizde almıştı. Nereden
baksan sekiz, dokuz yıl olmuşt ur. Hiç giymedi.
Özel bir gün için saklıyordu.” Çamaşırı benden aldı ve
cenaze evine götürmek üzere ayırdığımız diğer giysilerle
birlikte yatağın üzerine koydu. Bırakırken eli bir an
yumuşak kumaşı okşar gibi oyalandı. Tuvaletin gözünü hızla
kapattı ve bana döndü ve dedi ki : ” Hiçbir şeyini özel
bir gün için saklama. Yaşadığın her gün özeldir.”

Cenazeyi izleyen günlerde enişteme ve yeğenime
beklenmeyen bir ölümün arkasından yapılması gereken
tüm üzücü işlerde yardımcı olurken sık sık bu sözleri
hatırladım. (Alıntı)


 

Custom HTML

Windows Media Player

son dakika

Loading...Loading...

SAĞLIK

Loading...Loading...
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
More...

Feed

The owner hasn't specified a feed for this module yet.

Var mısın Tavlaya????

Loading...
Photo 1 of 31
December 29

ANNEMMMMM

Anne
Hayaller
Hayaller diyorum anne
Ne kötü şeyler
Karanlıkta penbe dünyalar çizmek
Hani sarılınca bir sevgilinin boynuna
Tutunca ellerini
Ve sitemsiz bakınca gözlerine
Off anne
Hayaller niye bu kadar yalan
Hayaller diyorum anne
Yemyeşil ağaclar var orda
Biri tutuyor ellerimi
Sarılıyor ben ağlerken
Güneş
Hiç batmıyor
Neden öğretmedin anne
Yalandı
Acıydı
Neden hayallerime girip
Sarılmadın gözü yaşlı evladına
Anne anne
Saat her gece günü değiştirirken
Hayal dünyalarında geziniyorum
Üstüm kirli
Cebimde param yok
Kimseler sormuyor
Burada önemli değil
Hayaller diyorum anne
Anne
Oksijeni kovsam ciğerlerimden
Demek istediğim mutsuzsam
Ölümü istersem gözlerimi acmadan
Anne anne
Beni affeder hayallerine alır mısın
Hayallerinde eskisi gibi
Her gece saklar mısın yüreğinde
Ölüyorum anne
Sarar mısın beni yüreğine
Sar beni
Ölüyorum anne
Sar beni...

November 26

GEÇ FARKETTİM

Biliyor musun; umarsız bir yıkımdı gidişin. Liman boyu uzanan iç kanamalı bir suskunluktu bizden geriye kalan.


Oysa bilmeliydin; bütün bir hayatı ürpererek yaşama cesaretiydi aşk. Ve yola çıkıldığında göze alınmalıydı aşkın adressizliği.

Sen bir tepeden masal gibi geldiğinde gözlerime, ben kendi masalımı terk edip, gözlerine benzeyen bir deniz seçmiştim kendime. Bana aşkı öğretmişsen yorgun, terli bir tepede; bırak isyanım tam olsun yüreğimin sessizliğindeki kıyamete... bilirim sen kendince bir hayatı onarmaya düşkünsün. Onarmak içinse gidişin; sen önce seni affet. Adına mavi dediğin çoğul eksikliğinde...

bazen seni affedebiliyor muydun, beni ağladığında?

Bilirsin; ben ki kabilesiz bir savaşçı. Senden aldığım bütün anlamları sana geri verdim. Bir "içim"; kaldı ben de, bir de aklımın aldanmışlığı. Haklısın sende bensiz sularında elbet denizi aşmış bir okyanus telaşı yaşanacaktı. Bağışla sözlerimi. Bağışla gözlerimi. Dahası yok, fazlası az...

bazen terk edip gidebilmeli bu şehri kendi çaresizliğinde. Bazen inceldiği yerden kopmalı hayat. Neyse! Sen benden ötede, ben senden uzakta... ne kadar çok "vardık" oysa ne kadar çok kaybolurken bile... karşımda yorgun bir adam var şimdi; özleyişlerini reddetmek uğruna yorgun düşmüş bir gemi... bu gemi nereye gidiyor usta... içim boş, gemiler boş. Bu gemi nereye gidiyor usta...

Bir romanı bitirmiş gibiydi sustuğunda. Bende sustum onunla. en iyi yaptığımdı susmak. Uzun bir sessizliğin sonrasında "susuşlarımızda sen benim susuzluğumu dindirecek yağmurunu bulamadığını sandın, ben senin yağmurunu yağdıracak o bulutunu. Oysaki yağmur bulutta saklıydı, bulutta yağmurda. Susmasaydık bulacaktık" dedim.

Neden geçmişin muhasebesini yapmaya başlamıştık bilmiyorum. Son sözleri iyice içime oturdu.


"Bana bir kere susma hakkı verseydin, sana neler söylemeyecektim! Oysa sen hep payına susmaları aldın, bana ise hep sessizliğin ezeceği vakitlerle savaşmalar kaldı. Evet! susmak birilerini hep konuşmaya mahkum etmekti. Ve en çok konuşan en fazla hata yapandı her zaman. En çok susanın hep haklı kaldığı gibi... Sessizlikten korkan birine sessizlik dayatmak (hem de bir lütuf, bir armağan gibi) işlenen en haklı suçtu. Sen tüm suskunlukları kimseye bırakmayacak kadar bencil, herkesi suskunluğuna özendirecek kadar cömerttin. Sana söylenenlerle, sana anlatılanlarla herkesin sırrını bildin ama kimseye bir şey söylemedin. Oysa izin verseydin benimde sana söylemeyecek ne çok şeyim vardı. insanları sadece dinleyerek böyle çıplak, böyle savunmasız bırakmayı nerden öğrendin? Başkalarına ait bunca sırrı taşımak seni neden hiç yormadı?

Sen en çok bana sustun; ben en çok sana konuştum. Sana benzemeye başladığımdaysa, bende içimi susarak döktüm. Yoksa içim dökülecekti. Susacak hiçbir şeyin kalmadığında ise içindeki sessiz diyaloglarla benden çekip gittin.

Meğer susmak, insanın içiyle konuşmasıymış. Geç fark ettim!"...

GÜLÜN KALBİ((((((((((((((

Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilân vermişlerdi... Canını feda edecek birini arıyorlardı... Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı.

Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu... Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yine de engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına, fakir ama onu seven sevgilisi... Her gün aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu...
"Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti delikanlı... Genç kızda zaten başka bir şey istemiyordu...Sevgiye muhtaç biri, sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki... Ama olmamıştı işte, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş, onları ayıkmıştı... İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi...
Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi...
Ayrılıklarından bu yana beş bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...Her günü zehir, her günü hüsran... Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış, kalbini kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı bu kadar sene boyunca.. Kim bilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı... Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı, bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi... En çok da saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş, koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu. Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama... Zaten artık ölüm umurunda değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki...
Tekrar o geldi aklına... Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık... Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu.. Ufak da olsa ondan bir hatırasını almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu... Sevdiği, kim bilir kiminle beraberdi? Kendi, sevgi dolu kalbini kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile ama acaba o paylaşmış mıydı? Onun sevgisini silmiş atmış mıydı acaba kalbinden? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır geliyordu genç kıza... Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada... Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine ant içmişti.
Tekrar gözlerini açtı. Kim bilir belki de sevdiği onu unutmuştu. Bu düşünceler içinde daldı... Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı... Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı...
O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. Bir hafta sonra tekrar gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki bir şeyler eksikti...
Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu... Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı... Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu... Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlatmıştı ama ameliyatı kolay değildi, bir aya kalmadan geçer demişti doktor.
Aylar geçmişti ama hâlâ aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Her gün onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlara.. En çok kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi. O da genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle...
Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti. Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı. Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı. Yıllar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği sevdiğinin kokusu vardı mektupta... Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip oturdu yavaşça... Kağıdı açtı ve elleri titreyerek okumaya başladı.
"Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim... Her günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin daha da artıyordu...
Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden daha da hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım... Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım... Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime, sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım... Ve bir gün her şeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim. Ve değerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye... Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık...

Senden çok uzaklardayım belki ama yine de seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hem de her gece...Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğini sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin altıncı senesi... Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarın da sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak olur mu? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona... Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde unutma. Kırmızı gülü de unutma olur mu?
Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadar da Seveceğim...
SEVGİLİN…Kırmızı gül
November 10

MUSTAFAM..MUSTAFA KEMALİM..

 
Image 
 
 
Dağ başını efkâr almış,
gümüş dere durmaz ağlar,
gözyaşından kana kesmiş gözlerim,
ben ağlarım, çayır ağlar, çimen ağlar,
ağlar, ağlar, cihan ağlar.
Mızıkalar iniler, ırlam ırlam dövülür,
altmış üç ilimiz, altmış üç yetim,
yıllar gelir geçer, kuşlar gelir geçer,
her geçen seni bizden parça parça götürür,
Mustafa'm, Mustafa Kemal'im.

Diz dövdüm,
gözlerim şavkı aktı Sakarya'nın suyuna,
Sakarya'nın suları nâmın söyleşir.
Hemşehrim Sakarya, öksüz Sakarya.
Ankara'dan uçan kuşlar,
Kemal'im der günler günü çağrışır,
kahrolur bulutlara karışır,
gök bulut, yaşmak bulut,
uca dağlar, dev boyunlu morca dağlar
divan durmuş bekleşir,
Mustafa'm, Mustafa Kemal'im.
Nasıl böyle varıp geldin, hoşgeldin,
çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin,
şol yüzünde güneş südü sıcaklık,
ellerinden öperim, Mustafa Kemal.
Senin dalın, yaprağın, biz, senin fidanların,
biz bunları yapmadık,
sen elbette bilirsin, bilirsin Mustafa Kemal.
Elsiz, ayaksız bir yeşil yılan,
yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal.
Hani bir vakitler Kubilay'ı kestiler,
çün buyurdun kesenleri astılar,
sen uyudun asılanlar dirildi,
Mustafa'm, Mustafa Kemal'im.

Karalar kuşanmış, Karadeniz akmam diyor,
dokunmayın, ağlamaktan bıkmam diyor,
bu gece kıyamet gecesi, bu vapur Bandırma vapuru,
yattığı yer nur olsun Mustafa Kemal,
ben ölümden korkmam diyor,
korkmam diyen dilleri toz oldu, toprak oldu,
değirmen döndü dolandı, yıllar oldu,
bir kusur işledik bağışlar mı kimbilir,
o bize öğretmedi kazan kaldırmasını,
günahı vebali öğretenin boynuna,
erdirip oldurana ana avrat sövmesini,
yüreğim kırıldı kanım kurudu,
var git Karadeniz var git başımdan,
mızıka çalındı düğün mü sandın,
bir yol koyup gideni gelir mi sandın,
Mustafa'm, Mustafa Kemal'im.

Ankara'nın taşına bak,
tut
ki baktım, uzar gider efkârım,
çayır ağlar, çimen ağlar, ben ağlarım,
gözlerimin yaşına bak,
Ankara Kalesi'nde, Rasattepe'de
bir akça şahan gezer dolanır,
yaşın yaşın mezarını aranır,
şu dünyanın işine bak,
                   Mustafa'm, Mustafa Kemal'im...      Üzgün   Ağlayan

 

untitled~ Attila İLHAN ~


October 29

ATATÜRKÜN YAVERİNDEN BİR ANI

 

 

Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı.
Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
- Merhaba nine.
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp;
- Neden sordun ki, dedi. Buraların saabisi misin? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı.
- Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği, kavruk köylerinden birindeyim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... Benim iki oğlum gâvur
harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan gurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mihtara anlatinca, o da bana bilet aliverip saldi Angaraya, giceleyin
geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte agsamdan belli böyle kendimi ordan
oraya vurup duruyom bey.
- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadının birden yüzü sertleşti.
- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki.. O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden gurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşiyoz. Sunun bunun gâvur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver.
Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek;
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanimizdir... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu.
Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Pasa yani Atatürk işte karsında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp
Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı;
- Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye
getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
-'Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.
Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.'
Bu yazıyı okurken duygulanan veya ağlayanlar varsa, hala umut var demektir..

October 18

Kemal Bey teşekkürler

SEVGİYİ HAK EDECEK İNSANI BULMAK!

Kadın her sabah olduğu gibi o günde beyaz değneği ve el yardımı ile otobüse binmişti.
 Şoför:

- Soldan üçüncü sıra boş hanımefendi, dedi.

Kadın 32 yaşında güzel bir bayandı ve eşi oldukça yakışıklı bir deniz subayı idi.
Bundan bir kaç ay önce yanlış bir teşhis sonucu gerçeklestirilen ameliyatla gözlerini kaybetmisti
Genç kadın ve asla göremeyecekti.
Kocası ameliyattan sonra acı gerçegi öğrenince yıkılmış ve kendi kendine bir söz vermisti.
Asla karısını yalnız bırakmayacak, ona sonuna kadar destek olacak, kendi ayakları üzerinde durana kadar cesaret verecekti.
Günler geçiyordu.
Kadın her geçen gün kendini daha kötü hissediyor, çok sevdiği kocasına yük olduğunu düşünüyordu.
Eşinin bu içine kapanık,karamsar hali kocayı çok üzüyordu.
Bir an önce bir şeyler yapması gerekiyordu, karısı günden güne kendi içine kapanık dünyasında kayboluyordu.
Bütün gün düşündü koca, nasıl yardım edebilirim güzeller güzeli eşime diye.
Birden aklına eşinin eski işi geldi.
Geri dönmesini isteyecekti. Ama bunu ona nasıl söyleyecekti, çünkü artık çok kırılgan ve neşesizdi.

Bütün cesaretini toplayarak akşam karısına konuyu açtı.
Karısı dehşetle gözlerini açtı:
-Ben bunu nasıl yaparım ben körüm, diye bağırdı.

Kocası ona destek olacağını, her sabah kendisinin işe bırakacağını ve aksamları da iş çıkısında alacağını ve ona çok güvendiğini söyledi.
Çünkü eşini tanıyordu ve bunu başarabileceğini biliyordu.
Kadın büyük bir umutsuzlukla kabul etti çünkü eşini çok seviyordu ve onu kırmak istemiyordu.
Her sabah eşini işine bırakıyor ve akşamları da alıyordu fedakar koca. Günler böyle ilerledi, karısı  eskisinden biraz daha iyiydi.
Fakat kocası daha fazlasını istiyordu, kendisine söz vermişti sonuna kadar gidecekti.
Aksam karısına:
-Artik işe kendin gidip gelmelisin, dedi.
Kaıin şaşırmıstı. Bunu asla yapamayacağını söyledi. Kocası ısrar edince onu yine kıramadı ve bütün cesaretini topladı.
Bunu kendisi de istiyordu ama o kadar güveni yoktu.
Sabahları kadın artık otobüs durağına kendisi gidiyor, otobüsüne biniyor ve otobüsten inerek işine gidebiliyordu.
Günler günleri kovaladı, hiç bir problem yoktu.
Yine bir gün otobüse binerken, soför:

- Sizi kıskanıyorum, hanımefendi dedi.

Kadın kendisine söylenip söylenmediğini anlayamadan,

-Neden diye sordu.
Şoför:
- Çünkü her sabah sizin arkanızdan bir deniz subayi genç adam otobüse biniyor ve bütün yol boyunca sevgi ile size bakıyor, otobüsten indikten sonra yeşil ışıkta yolun karşısına geçmenizi bekliyor siz binaya girdikten sonra arkanızdan öpücük yollayip size her gün sevgiyle el sallıyor, dedi.


HERKESIN BU KADAR SEVMESI VE SEVILMESI,
HEPSINDEN DE ÖNEMLISI BÖYLE BIR SEVGIYI HAK EDECEK INSANI BULMASI DILEGIYLE.
October 09

gülmeye ne dersiniz

Bir gün doktor.Bir masaya 1 kavanoz dolusu böcek koyar, diğer bir kavanoza zeytin koyar.
Doktor:
"Yiyin bakalım da karnınız doysun" der.
Delilerin ikisi zeytin dolusu kavanozu açıp yemeye başlar. Diğer deli ise böcek dolu kavanozu açtıktan sonra yemeye başlar ve diğer delilere:
- İlk önce kaçanları yiyelim diğerleri yerinde nede olsa" der.

 

Akıl hastanesinde deliler bir arada oturuyorlarmış,bir den kapı küsek bir sesle açılmış ve içeri başka bir arkadaşları gelmiş bağırarak yaşasın rüyamda gördüm tanrı beni peygamber ilan etti diye kendisi gibi deli olan arkadaşları sormuşlar nasıl oldu diye,deli oldu işte nasıl olduysa şimdi son peygamberiniz benim artık bana inanın bana güvenin dediklerimi yapın sizlere dogru yolu göstereceğim derken tam o sırada yine çok büyük bir şiddetle tekrar kapı çarparak açılmış ve bagırarak sakın ona inanmayın o yalancı sizi kandırıyor düzenmaz peygamber falan değil diyer deliler sormuş nerden biliyorsun sen,neden inanmayalım o peygamber olmadığına demişler?
Çünkü onu ben göndermedim...

 

Biçkin ve ayni zamanda hovarda bir adam ölür ve cehenneme gider. Cehennemde birkaç gün kaldiktan sonra cennet görevlisi melek gelir ve seni cennete götürecegim der. Bizim biçkin halinden memnun görevli melekle cennetin yoluna koyulurlar. Cennetin kapisina yaklastiklarinda içeriden feryat figan sesler duyar ve melege döner, - Sen beni cennete götürecektin der. Melek burasi cennet deyince, içerideki sesler nedir demis, melek :

- ha o sesler içerideki iyi insanlara kanat takilacak onun için sirtlarina delik açiliyor demis.

Bizimki ürkmüs cennetin yolunda biraz daha ilerlemisler bu sefer geçenki seslerden daha aci ve yogun sesler gelmeye baslamis. Biçkin yine sormus; Simdi neler oluyor, neden sesler daha aci? Melek:

- Iyi insanlarin baslarina halka takilacak onun için baslarini deliyorlar. Bizimki iyice korkmus ve ben cehenneme gitmek istiyorum deyince melek :

-iyi ama orada da sana kuyruk takacaklar demis. Biçkin:

-olsun olsun nasil olsa onun deligi hazir.

 

Temelle oğlu İstanbulu hiç görmemişler ve bir iş için oraya giderler.
Küçük köylerinden sonra gördükleri her şeye şaşırır ve hayretler içinde kalırlar.
Taksim'de gezerlerken bir otelin içine girerler. bir bakarlar ki demirden duvarlar ve bu duvarlar otomatik olarak açılıp kapanabiliyor.
Tabii ki ikisi de şaşırmış. Temelin oğlu babasına sormuş ; "Buba bu ne ya?"
Temel hayatında hiç asansör görmediği için şu şekilde yanıtlamış "Oğlum ben böyle bir şeyi hayatımda görmedim, ne olduğunu bilmiyorum."
İkisi de büyük bir şaşkınlıkla bu duvarlara bakarken 150 kiloluk şişman bir bayan açılan duvarlardan küçük bir odanın içine girer.
Duvarlar yine kapanır ve numaralar birer birer yükselmeye başlar.
Daha sonra numaralar küçülmeye başlar. Temel ve oğlu şaşkınlık içindedirler.
Birazdan duvarlar yine açılır ve dışarıya 24 yaşlarında çok güzel,seksi, zayıf ve sarışın bir bayan çıkar.
Temel gözünü bu bayandan ayırmadan oğluna sessizce ; "Hemen git anani al ve buraya cetur."



September 26

Sevinç Teşekkür ederim cnm

ERKEKLER MELEKTİR....

Birgün ormancının biri dalları nehrin üzerine sarkan ağacın
dallarını keserken baltasını suya düsürür.

'Aman tanrım' diye bağırdığında bir peri belirir ve

'Ne diye bağırıyorsun?' der.


Ormancı baltasinı suya düşürdüğünü ve yaşamını sürdürebilmek için o baltaya ihtiyacı olduğunu söyler.

peri suya dalar ve elinde bir altın balta ile tekrar belirir. 'Baltan bu muydu?' diye sorar. ormancı'hayır' diye cevaplar.

Peri suya tekrar dalar ve bu sefer elinde gümüş bir balta ile tekrar belirir ve yine sorar.

'Baltan bu muydu? 'ormancı yine
'hayır' diye cevaplar.

peri suya tekrar dalar ve bu sefer elinde demir bir balta ile tekrar belirir ve yine sorar.

'baltan bu muydu?' ormancı 'evet' der.

Ormancının dürüstlüğü perinin çok hoşuna gider ve baltaların üçünü de kendisine verir.

Ormancı mutlu bir şekilde evine döner.

Bir zaman sonra ormancı eşiyle birlikte nehir boyunca yürürken karısı suya düser.

Ormancı 'aman tanrım' diye bağırır. peri yine belirir ve sorar.

'ne diye bağırıyorsun?' ormancı 'karım suya düştü der.

Peri suya dalar ve jennifer lopez le birlikte geri döner.

'Senin karın bu mu?' diye sorar. ormancı 'evet' der.

Peri sinirlenmiştir. 'yalan söylüyorsun. gerçek bu değil' der.

Ormancı 'özür dilerim peri, ortada bir yanlış anlaşılma söz konusu. Eğer Jennifer Lopez için hayır deseydim bu sefer Catherine Zeta-Jones ile geri dönecektin, o na da hayır deseydim karımla dönecek ve her üçünü de bana verecektin. ben fakir bir adamım ve üç karımın sorumluluğunu taşıyabilecek durumda değilim. Jennifer Lopez e evet dememin sebebi budur

Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikaye anlatılır.

 

Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar biri ötekine bir tokat atar. Tokadı  yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar

'BUGÜN EN IYI ARKADASIM BANA BIR TOKAT ATTI.'

Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler.Tokadı yiyen yıkanırken bir batağa saplanır, boğulmak üzereyken arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzere olan arkadaş tam kurtulduktan sonra bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır:

'BUGÜN EN IYI ARKADASIM BENIM HAYATIMI KURTARDI.'

 

Tokadı vuran ve sonra arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şöyle der; senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazın ama şimdi kayaya kazıyorsun. NEDEN?


Öbür arkadaş ona şöyle cevap verir:'Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgarı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize İYİ bir şey  yaparsa onu kayaya kazımalı ki onu hiçbir rüzgar yok etmesin.'
 

'INCINMELERINIZI KUMA, GÖRDÜGÜNÜZ IYLIKLERI KAYALARA KAZIMAYI ÖGRENIN.'


Denilir ki özel birini bulmak bir dakikanızı alır,onu değerlendirmeniz bir saat içinde olur,onu sevmek için bir gün yeter ama sonra onu unutabilmek için bir ömrün geçmesi gerekir.

 

Sinir küpu olduysanız...

Yada kötü bir gün geçiriyorsaniz...

Ve de ilk gördugünuz kişiye girişmek istiyorsaniz...

Aşsagidaki kutuya tiklayin ve yüklenmesini bekleyin...

Sonra farenizi bir saga, bir sola hizlica hareket ettirin.:))


http://www.counterfeitmini.com/main.swf

 

 

KARS..

Tarihte ilk kez Kars'a ayna gitmiş.Adamın biri aynayı görüp eline almış.Daha  önce hiç kendini görmediği için ölen kardeşine benzetmiş karşısındakini.


Adam:
- Ey gidi gardaşımm. Seni bi daha görmek nasipte  varmış.Aynayı eve götürüp sarılıp uyumuş kardeşine:).


Karısı bakmış adam  bişeye sarılıp uyuyor,aynaya bakmış bir kadın allah belanızı vireee. Bu  karıda kim. Bi bokada benzese diyerek feryat figan evden çıkar kadı efendiye  gider.

Kadın:
-Kadı efendi adam beni bu çirkin karıyla aldattı.


Kadı aynaya  bakar ve şöyle der:
-Yav bu karıdan çok kavata benziir.:)))

 
September 18

Fincan Kahve

Bir gün bir profesör, felsefe  dersindedir. Masasının üzerinde 
birkaç kutu vardır. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, 
önüne büyükçe bir   kavanoz alır ve  içerisini tenis topları ile 
doldurur.Ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar,
Öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler.

Bu sefer profesör önündeki kutulardan bir  tanesinden aldığı

çakıl taşlarını,çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl taşları 
kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur. 
Ve  öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar;  
Onlar da 'evet' oldu derler.Tekrar profesör masanın üzerindeki 
diğer kutuyu eline alır ve  içindeki kumu yavaşça kavanoza döker. 
     Tabii ki kumlar da çakıl taslarının aralarındaki boşlukları
 
doldurur. Vetekrar öğrencilere kavanozun dolup  dolmadığını
 
sorar.
        Öğrenciler de koro halinde 'evet' derler.

Bu sefer,  profesör masanın  altında  hazır bekleyen 2 fincan
 
kahveyi alır ve kavanoza boşaltır, kahve de kumların arasında

kalan boşlukları doldurur. Öğrenciler gülerler!
Profesör öğrencilerin gülüşünü destekler 'evet' diyerek;
'Ben bu kavanozun sizin hayatınızı simgelediğini ifade 
etmeye çalıştım' der. Şöyle  ki;Bu tenis topları hayatınızdaki 
önemli şeylerdir; dininiz, ibadetleriniz, aileniz, çocuklarınız, 
sıhhatiniz, arkadaşlarınız ve sizin için önemli  olan şeylerdir. 
Şayet diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve 
hayatınızı doldurur. O çakıl tasları ise daha az önemli olan 
diğer  şeylerdir;işiniz, eviniz, arabanız vs. Kum ise diğer 
ufak tefek  şeylerdir. 'Şayet kavanoza önce kum doldurursanız...' 
Diye, anlatmaya devam  eder, 'çakıl taslarına ve özellikle de 
tenis toplarına (yeterli) yer  kalmaz. Aynı şey hayatımız için de 
geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf 
ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır. 
Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arzeden şeylere çevirin. 
Çocuklarınızla oynayın. Sıhhatinize dikkat edin. 
Eşinizle yemeğe çıkın. Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın. 
Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin. Öncelikleri, 
sıralamayı iyi bilin. Gerisi zaten  hep kumdur. Bu ara bir 
öğrenci parmağını kaldırır ve sorar; 'Pekiyi, o iki fincan  
kahve nedir?'

Profesör gülerek: ' bu soruyu sorguğuna sevindim.'
Hayatınız ne kadar dolu  olursa olsun, her zaman dostlarınız 
 
!'sevdiklerinize bir fincan kahve  içecek kadar vakit ayırın!'
 
chavena.gif cafe picture by raio-de-luar
 
 
September 02

AŞK HEP VAR MI????????

img136/641/cicek1framemu2.jpg
 
 
 
 Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için
 evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da
 ısıtırdı…
 Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik
 beni yormaya başlamıştı. Eşimin -bir zamanlar çok sevdiğim- bu
 özelliği artık beni huzursuz ediyordu.
 İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım.
 Romantik anlara, küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can
 atıyorum. Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlığı,
 evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı.

Sonunda kararımı ona da açıkladım: boşanmak istiyordum.
 Şaşkınlıktan gözleri açılarak 'niye?' diye sordu.
 'Gerçekten belli bir sebebi yok' dedim, 'sadece yoruldum.'
 Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal
 kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte,
 sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne
 bekleyebilirdim ki!

 Sonunda sordu: 'seni caydırmak için ne yapabilirim?'
Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla
 değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu.
 'İşte mesele tam da bu' dedim. 'Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi
 ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim.'
 'Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği
 benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına,
 hattâ ölümüne mâl'olacak. Bunu benim için yapar mısın?'
 Yüzümü dikkatle inceledi ve 'Sana bunun cevabını yarın vereceğim' dedi.
 Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu.
 
 
Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı.
 'Sevgilim' diye başlıyordu,
 'O çiçeği senin için koparmazdım' Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim.
 'Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip
 çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar
 düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.'
 
'Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve
 varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.'
 
'Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu
 kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var.'
  '<Sâdık arkadaşın>ın her ayki ziyaretinde sebep olduğu, karnındaki
 krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım var.'
 'Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını
 hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için
 ağzıma ihtiyacım var.'
 
'Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması
 kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem,
 saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilme merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin -
 gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için
 gözlerime ihtiyacım var.'
 
'Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o
 çiçeği senin için koparırım bir tanem.'
 
 
Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu.
 Göz yaşlarım mektuba düşüyordu.
 'Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok
 sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.' Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu
 susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi.
 Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O
 çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim.

 Bu gerçek aşktı.
 
İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler
 sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de
 hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz.

 Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik
 değil... Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz... Ama hep oralarda
 bir yerdedir.
 Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette
 gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi
 kalır.

 Hayat tam da böyle bir şeydir.

July 29

sevgi zaman tanımaz

Yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin çarpmasıyla yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış.
Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar.
Hemşireler, önce pansuman yapmışlar ve 'biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini' söylemişler.
Yaşlı bey huzursuzlanmış; "acelesi olduğunu, röntgen istemediğini" söylemiş. Hemşireler merakla acelesinin nedenini sormuşlar.
"Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum" demiş.

"Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz" deyince. 
Yaşlı adam üzgün bir ifade ile "Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir şey anlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor" demiş.
Hemşireler hayretle "Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden hergün
onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?" diye sormuşlar.

Adam buruk bir sesle "Ama ben onun kim olduğunu biliyorum" demiş.
July 14

MAYA KEHANETLER

 

  Çözüldükçe yeni sırları aydınlatan Maya takvimine göre, 2012'de beklenen tufan ABD'nin doğu ve batı kıyılarını Atlantis gibi sular altına gömecek.

"Beklenen Tufan Yılı" olarak kabul edilen 2012'yi tarihler gösterdiğinde dünyada ne gibi değişimler yaşanacağı merak edilen en önemli konu. Mayalar'ın kehanette bulundukları gibi içinde bulunduğumuz "Beşinci Çağ"ın sonu geldiğinde dünya tamamen mi yok olacak yoksa bir bölüm mü bu tufandan etkilenecek? Maya takvimine ve bugüne kadar yapılan araştırmalara göre bu tufandan en çok Amerika ve Avrupa'nın kıyı şeridi etkilenecek

Dünyada o gün fiziksel anlamda neler yaşanacak? Toplu bir yok oluşa doğru gitmiyoruz. Tahminlere göre 2000'li yılların ilk çeyreğinde bir zamanlar yaşanan tufanın bir benzeri ile karşılaşılacak. Uzmanlar uzun yıllardır manyetik alandaki bir değişimin büyük doğal afetlere neden olacağına inanıyor. Bunların çoğu tarihte olageldiği üzere belirli periyotlarda tekrar eden fenomenler gibi görünüyor. Bununla beraber dünya hiçbir zaman bu kadar yoğun nüfuslu olmamıştı. Bu nedenle son tufan insanlık için tahmin edilemeyecek ölçüde hasara neden olabilir.

Özellikle hangi ülkeler tehdit altında?
Amerika'nın doğu ve batı sahilleri boyunca uzanan geniş alan Atlantis gibi suların altında yok olacak. Aynı zamanda Avrupa'nın birçok sahil şeridi de bundan büyük ölçüde etkilenecek. Beklenen bir diğer büyük değişiklik ise, iklimler üzerindekendisini gösterecek. Bilim adamı Cayce kutupların yer değiştireceğini ve böylelikle bugünkü kutup ve tropik bölgelerdeki iklimsel değişimleri yaratacağını söylemişti. 1900'lü yılların sonlarında elde edilen bilimsel veriler de buna benzer bir senaryoyu ortaya koyuyor. Tüm bu kehanet niteliğindeki tahminler şu an yaşadığımız dünya çağının hemen hemen aynı tarihte yani M.S. 22 Aralık 2012 tarihinde biteceğine dair Maya inanışı ile örtüşüyor.

BÜYÜK KEHANET
Peki takvimlerdeki tüm bu sırlar nasıl açığa kavuştu?
Mayalarla ilgili araştırma yapan uzmanlar önce Mayalar'ın zaman ve takvim sistemini çözmeye çalıştılar. Sonra da bunu şu anda kullandığımız Gregorian takvimine uyarlama çalışmaları geldi. Joseph T. Goodman'ın çalışması Maya araştırmacılarından Thompson tarafından adapte edilerek de büyük kehanet ortaya çıkarıldı. Buna göre Gregorian takvimiyle M.Ö. 13 Ağustos 3114 tarihine karşılık gelen "Büyük Devir"in 13 Baktun yani 1.872.000 gün sürdüğü düşünülürse, şu anda içinde bulunduğumuz çağın M.S. 22 Aralık 2012 tarihinde sona ereceği hesaplandı.

1.872.000 sayısı dünyanın kilometre saati mi? Maya rahiplerinin kehanetlerine göre 1.872.000 sayısı büyük önem taşıyor. Çünkü dünyanın döngüsü bu sayıya ulaştığında dünya büyük bir yıkım yaşayacak.

NİRVANA'YA DOĞRU

* Yani bu görüşe göre 2012 yılındadünya yok mu olacak?
Mayalar 2012 için 'zamanların sonu' diyor. Fakat bu dünyanın top yekun yok oluşu değil, bir fiziksel değişim. Daha önce yaşanan sanki tufan gibi düşünebiliriz. Bu fiziksel değişimlerle birlikte ruhsal değişimler de birbirleriyle orantılı devam ediyor. Her bir büyük fiziksel değişimlerle birlikte insanlık ruhsal değişimde yaşıyor. Şu ana kadar insanlar aşağıya inişi yaşadı. Birincisinde biraz daha kabalaştı, ikincisinde biraz daha, üçüncüsünde biraz daha... Dördüncünün sonunda tam anlamıyla bir dip yaptı. Bu yüzden 2012'yi Mayalar insanlığın yeniden yukarı çıkışın yaşanacağı bir çağ olarak tanımlıyor. Hatta çeşitli dinler bundan Altın Çağ, vaat edilen cennet veya Nirvana gibi bahseder. 2012'nin önemi burada. Aşağıya inen insanlık tekrar yukarı çıkacaktır. Bunun da ilk basamağı 2012'dir diyor Mayalar.

* 2012 yılında başlayacak olan bu yukarıya doğru çıkış ne kadar zamanda tamamlanacak? Bildiğimiz kadarıyla bu yukarı çıkış süreci başladı. Belki 2012 bir final olabilir. Bu bir süreç. Ancak tufanla kıyameti birbirine karıştırmamak lazım. Kıyamet ruhsal bir değişim, tufan ise fiziksel bir değişim demektir. Kıyamet hem tasavvufi hem de ezoterik (gizli öğreticilik) anlamda ayağa kalmak ve uyanmak demektir. Bu uyanıştan kastedilen ruhsal aydınlanmadır. Böylelikle dinsel metinlerin içindeki sembollerin anlamları da çözülebilecek ve dinsel metinlerde gizlenen gerçeklerle herkes yüz yüze gelebilecektir.

İKİ YILLIK HATA PAYI...

* 22 Aralık 2012 tarihi konusunda hiç şüphe yok mu?
Mayalar'ın yakın geleceğimize ilişkin kehanetleri tüm ezoterik bilgilerle örtüşmektedir. Bu nedenleverilen tarihin önemi çok büyüktür. Ancak bu tarihlemede iki yıllık bir hata payı bulunabileceği de gözardı edilmemelidir. Bunun sebebi Maya Takvimi'nin bizim kullandığımız Gregoryen Takvimi'ne çevrilişinde MÖ 1'den MS 1'e geçilmiş olmasıdır. Aradaki 0 atlanmıştır. Yaptığı araştırmada Astrofizikçi Cotterel de bu konuya dikkatleri çekmiştir.

* Bugüne kadar Mayalar'ın hangi kehanetleri yerini buldu? Şu anda bilimsel olarak ispat edilen dünyanın dört kez kutup değişimi geçirdiği. Bugün bu durum ispatlanmış durumda. Günümüz insanları bunu yeni keşfetse de, Mayalar bunun farkındaydılar. Bu bile başlı başına önemli bir şey.

  • -Abi bugün aşı olcakmışız
    -Ne aşısı
    -Bakış aşısı
    adamın biri yatmadan önce baş ucuna bi bardak su koyuyomuş nie?   
    Çünkü suyun kaldırma gücü war...............
    A: Boynum tutuldu
    B: eeee...   
    A: bende kulaklarımı kiraya verdim
       
  • -Sıla'nın selamı var.
    -Hangi Sıla?
    -Gayrisafi Milli HaSILA
       
  • adamın evi yanmış odaları düz
    adamın biri topalmış karısı alıp oynamış
       
  • yağmur yağmış kar da reçel   
  • adamın biri yaşlanmış sonra kurulanmış   
  • olm sen suda batmazsın ha
    Niyekine lan?
    Olm suratın kayık be senin
       
  • hisbullahın kız kardesının adı nedır?
    herbullah
       
  • -Adamın biri bilgisayarın başında sabahlamış, sabah hasta olmuş niye?    
    Çünkü Windows açıkmış.
       
  • Sen hiç maydonozun arkasına saklanmış adam gordün mü?
    Hayır!
    Demek ki    
    iyi saklanmış.
       
  • Bir çocuk hiç patik
    giymiyomuş neden
    çünkü anti-patikmiş
      
     
  • Otuz Laz denizci boğulmuş, neden ?
    - Denizaltıları bozulunca ittirmeye kalkmışlar
       
  • Temel yeni bir ayakkabı almış ayakkabıcıda ilk bir hafta sıkabilir demiş.   
    Temelde ilk hafta giymemiş.
       
  • -Abi kızı çok istiyom babası vermiyor...
    -Olm babasını naapcan? Kız versin yeter...
       
  • - Karadenizli askerin silahına ne denir?
    - Lazer silahı.
       
  • Soru: Medyum Memiş kaç kardeştir?
    Cevap: Dört kardeştir.
    1-Small Memiş   
    2-Medium Memiş
    3-Large Memiş
    4-Xlarge Memiş
       
  • Adamın biri havuzdan çıkmış Havluyla kurulanmaya çalışıyomuş ama bir türlü kuruyamıyormuş. Neden?
    Çünki adamın yaşgünüymüş
       
  • Bir adam OMO'yla yıkanmış ve maymuna dönüşmüş neden?   
    Cevap: Çünkü OMO'yla yıkanan herşey ilk günkü gibi olur.
     
      
  • Adam 7 gün boyunca nezle olmuş.
    Sıkılmış bugün de petekle olayım demiş.
       
  • -Kadının Biri Yıldızlara Bakıyomuş Hamile Kalmış Neden?   
    Yıldız Kaymış
       
  • -Yere Düşmeyen Kalem Hangisidir.?
    Pilot Kalem
       
  • -cem'in sana selamı var
    -hangi cem in
    -sivilcemin
       
  • -bagırsak kurtları bagırsakta yaşar bagırmasakta   
  • -sakla samanı yastık yaparsın   
  • -edison elektirigi bulmamış olsaydı televizyonu mum ışığında seyrediyo olacaktık.   
  • -dogru söyleyeni dokuz köyden kovmuşlar o da gitmiş şehre yerleşmiş   
  • -bu ericson başka erik yok   
  • -yıkanan tona ne denir?
    -washington
       
  • Adamın biri hindistanda yürüyomuş.Kafasına BUDA heykeli düşmüş ne demiş?   
    -Başıma buda mı gelecekti?
       

  • June 29

    OKUMADAN GEÇMEYİN MUTLAKA OKUYUN UZUNDA OLSA OKUYUN LTFEN

    Ne yapardiniz?.....karari siz verin. Komik bir cumle beklemeyin, cunku yok.
     Yine de okuyun. Sorum su: Ayni karari siz verir miydiniz?

    Okuma ve öğrenme zorluğu çeken çocuklara özel eğitim veren bir okul icin bağıs toplama yemeğinde, çocuklardan birisinin babası katılımcılar tarafından asla unutulmayacak bir konuşma yaptı. Okula kendini adamış öğretmenleri kutladıktan sonra şöyle bir soru sordu: 'Dışardaki etkenler tarafından etkilenmedikçe doğa herşeyi mükemmel bir şekil ve sırada yapıyor. Ama yine de oğlum Shay, diğer çocukların öğrendikleri gibi öğrenemiyor. Diğer çocukların anlayabildikleri gibi anlayamıyor. Oğlumda doğal olması
     gereken şeyler nerede?'
     
    Bu soru karşısında dinleyiciler sessiz kaldılar.
     
    Baba devam etti. 'Ben inanıyorum ki, dünyaya fiziksel ve zeka engelli Shay gibi bir çocuk geldiğinde, gerçek insan doğası kendini gösterme fırsatını buluyor ve bu da insanların o çocuğa davranış şekillerinde kendini gösteriyor.'

     Ve sonra aşağıdaki hikayeyi anlatmaya başladı:

    Shay ve babası bir gün parkta Shayin tanıdığı birkaç çocuğun baseball oynadıklarını gördüler. 
    Shay sordu, 'Acaba oynamama izin verirler mi?'
     Shay'in babası çoğu çocuğun Shay gibi bir çocuğun takımlarında oynamasını istemeyeceklerini ama aynı zamanda eğer oğluna izin verirlerse oğlunun o çok ihtiyacını duyduğu, engellerine rağmen başkaları tarafından kabul edilmenin özgüveni ve sahiplenme duygusunu vereceğini de biliyordu.
     Shay'in babası çocuklardan birinin yanına yaklaştı ve (fazla birşey
     beklemeyerek) Shay in oynayıp oynayamayacağını sordu. Çocuk şöyle danışabileceği birilerine baktı ve sonra 'Şu anda 6 sayı gerideyiz ve oyun sekizinci turunda. Herhalde takıma girebilir ben de onu dokuzuncu turda vurucu olarak sokmaya çalışırım' dedi.
     
    Shay büyük bir gayretle takımın yanına gitti ve yüzünde kocaman bir gülümseme ile takım t-shirtini giydi. Babası gözünde yaş, kalbi sıcak duygularla dolu onu izledi. Çocuklar oğlunun kabul edilmesinden dolayı babanın mutluluğunu gördüler. Sekizinci turun sonunda Shay'in takımı birkaç puan kazandı ama hala 3 sayı gerideydi. Dokuzuncu turun başında Shay eldiveni eline geçirdi ve sağ açık sahaya çıktı. Ona doğru hiç top isabet etmemesine rağmen oyunda olmaktan son derece mutluydu ve babasının ona tribünlerden el salladığını gördüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
     Dokuzuncu turun sonunda Shay'in takımı yine puan kazandı. Şimdi bütün kaleler doluydu, oyunu kazanma şansı ortaya çıkmıştı ve topa vurma sırası Shay'e gelmişti.
     
        Bu noktada Shay'in vurucu olmasına izin vererek oyunu kaybetme riskini mi almalıydılar? Şaşırtıcı bir hamleyle Shay'e sopayı verdiler. Herkes topa isabet ettirme şansının sıfır olduğunu biliyorlardı çünkü bırakın topa vurmayı Shay sopayı bile elinde tutmasını bilmiyordu.
     
    Ama Shay sahaya çıktığında top atıcı, diğer takımın kazanma şanslarını bir kenara bırakarak Shay'e bu fırsatı tanıdıklarını görünce birkaç adım öne giderek yumuşak bir şekilde topu Shay'e doğru fırlattı. İlk topa Shay zorlukla sopayı savurdu ama ıskaladı. Atıcı tekrar birkaç adım öne doğru geldi ve topu yine yumuşak bir şekilde Shay'e doğru attı. Shay sopayı savurdu ve hafifçe topa dokunarak yere atıcıya doğru vurdu.

     Oyun şimdi bitecekti. Atıcı topu yerden aldı ve ilk kaledeki adamına
     kolaylıkla atabilecek ve Shay'i sobeleyerek oyunu bitirebilecekti.

     Ama atıcı topu aldı ve ilk kaledeki adamının başının üzerinden diğer takım arkadaşlarının erişemeyeceği yere fırlattı.
     Tribünlerdeki herkes ve iki takımda bağırmaya başladılar, 'Shay, ilk kaleye koş, ilk kaleye koş!' Shay hayatında hiç bu kadar uzağa koşmamıştı ama ilk kaleye gidebildi. Şaskınlıktan büyümüş gözleriyle yere çöktü.

     Herkes bağırmaya devam etti, 'İkinci kaleye koş, ikinci kaleye koş' Nefes nefese Shay zorlukla ikinci kaleye koşabildi. Shay ikinci kaleye geldiği sırada açık sahada diğer takımdan biri topu almıştı ... takımın en küçüğü olan bu çocuk kahraman olma şansını elinde tutuyordu. Topu ikinci kaledeki adamına atabilirdi ama top atıcısının niyetini anladığından o da kasıtlı olarak topu üçüncü kaledeki arkadaşının başının üzerinden attı.
     
    Herkes bağırıyordu, 'Shay, Shay, Shay, bütün yolu koş Shay'
     
    > Karşı takımdan birinin yardım ederek onu üçüncü kaleye doğru döndürmesiyle Shay üçüncü kaleye koşabildi, 'Üçüncüye koş! Shay, üçüncüye koş!'
     
    Shay üçüncüye gelirken diğer takımdakı çocuklar ve seyirciler ayağa
     kalkmışlardı ve bağırıyorlardı, 'Shay, hepsini koş! Hepsini koş!' Shay
     hepsini koştu ve oyunu takımı için kazanan bir kahraman olarak herkes tarafından alkışlandı.
     
    'O gün', dedi babası, gözlerinden yaşlar aşağıya doğru süzülerek,
     'iki takımdaki çocuklar da dünyaya bir parça sevgi ve insanlık getirmeyi başardılar'.
     
    Shay bir sonraki yaza yetişemedi. O kış öldü. Bir kahraman olduğunu ve babasını mutlu ettiğini ve eve geldiğinde annesinin de gözyaşları içinde onu kucakladığını asla unutmadı.
     
    Son NOKTA: E-mail ile hiç düşünmeden binlerce fıkra yolluyoruz, ama hayattaki seçimler konusunda mesaj olduğunda insanlar tereddüt ediyorlar.
     
    Bunu size yollayan kişi hepimizin bir farklılık yaratabileceğimiz inancını taşıyor. Hepimizin her gün binlerce fırsatı olabiliyor 'doğal olan şeyleri' gerçekleştirmek için.
     
    Bilgin bir adam bir zamanlar demişki: Her toplum, kendilerinden daha az şanslı olanlara nasıl davrandığıyla değerlendirilir.

    June 22

    ßize hizmet edenleri hep hatırlayın

    Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu... Çocuk sordu:
    'Çikolatalı pasta kaç para ?'
    '50 Cent.'

    Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
    'Peki, Dondurma Ne Kadar ?'
    '35 Cent.' dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit
    geçirebilirdi ki...
    Çocuk parasını bir daha saydı ve
    'Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?' dedi.
    Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson
    kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden. Masayı sanki akan gözyaşları temizleyecekti.

    Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı
    15 Cent'lik bahşiş duruyordu..


    June 17

    İşte 70 KM'lik risk hattı

    İTÜ Maden Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Naci Görür, Adalar'ın Marmara Denizi tabanında geçen yıl yapılan deniz altı araştırma sonucunda Çınarcık ve Tekirdağ çukurluğunda gaz ve sıvı çıkışı olmasına karşın Adalar'ın güney batısından başlayıp orta Marmara çukurluğuna kadar yaklaşık 70 kilometrelik fay hattında gaz ve sıvı çıkışı tespit etmediklerini belirterek, “Muhtemelen bu bölüm çok riskli” dedi.

    Görür, MARNAUT Projesi kapsamında Naulite adlı denizaltı ile geçen yıl 12 Mayıs-11 Haziran tarihleri arasında Marmara Denizi'nde dalış yapan Türk ve yabancı bilim adamları ile birlikte basın toplantısı düzenleyerek, bugün başlayacak olan “Marmara Denizi Çalıştayı”na ilişkin bilgi verdi.

    İTÜ Doğu Akdeniz Oşinografi ve Limnoloji Araştırmaları Merkezi'nce (EMCOL) düzenlenen çalıştayda, bu araştırmadan elde edilen sonuçların tartışılacağını belirten Görür, buna göre gözlem istasyonunun Marmara Denizi tabanında nereye kurulacağına da karar verileceğini söyledi. 
    Araştırmanın eş başkanlarından EMCOL Müdürü Prof. Dr. Namık Çağatay da bu çalışmaları Avrupa Birliği çerçeve projesi olan Avrupa Deniz Tabanı Gözlem Ağı Projesi'nin (ESONET) desteklediğini belirterek, Marmara Denizi tabanına kurulacak gözlem istasyonlarının kendilerine depremle ilgili önemli ipucları vereceğini belirtti.

    Gaz ve sıvı çıkışlarının depremsellikle ilişkisine inandıklarını, bu nedenle bu gaz ve sıvı çıkışlarının değişik sensörlerle sürekli ve eş zamanlı olarak ölçülmesinin önemli olduğunu dile getiren Çağatay, 3 günlük çalıştay sonucunda yapılacak proje planlamasında hangi sensörlerin kullanılacağına, Marmara'nın nerelerinde  gözlem yapacaklarına karar vereceklerini bildirdi.

    Çağatay, AB'nin bu projeye sadece teknik yönden destek verdiğini, bir yılda kurulacak olan gözlem istasyonunun finansmanının ülkelerin kendisi tarafından karşılanması gerektiğini söyledi.

    Toplantıda daha sonra yerli ve yabancı bilim adamları basın mensuplarının sorularını yanıtladı.

    Araştırmada yer alan Fransız bilim adamı Prof. Dr. Pierre Henry, yapılan çalışmalarda Marmara Denizi tabanında gaz ve sıvı çıkışlarının fay boyunca çıktığının ve bunların da derinden geldiğini tespit ettiklerini ve bunun da Marmara Denizi'nde deprem riskinin bulunduğunu bir kez daha gösterdiğini kaydetti.

    “ARAŞTIRMA DÜNYADA İLK”

    Araştırmacılardan Louis Geli de Marmara'nın laboratuvar niteliğinde olduğunu,burada yeni metotlarla çok ileri düzeyde araştırma yaptıklarını ve dünyada henüz hiçbir yerde de bu araştırmanın yapılmadığını söyledi.

    Gaz ve sıvı çıkışlarının fay etkinliğiyle olan ilişkisine inandıklarını dile getiren Geli, “Araştırmanın en önemli bulgularından bir tanesi, Çekmece-Silivri fay segmenti üzerinde gaz çıkışlarının görülmemesi. Bu kısmın kilitlendiği ve 1766'dan beri kırılmamış olduğu düşünülüyor. Oysa Marmara'nın diğer yerlerinde aktif faylar boyunca gaz ve sıvı çıkışlarını önemli ölçüde görebiliyoruz. Bu nedenle gaz ve sıvı çıkışlarını depremsellik veya sismik etkinlikle ilişkilendirebiliyoruz” dedi.

    Geli, Marmara'nın altındaki canlı fayın buraya denizaltı gözlem istasyonu kurulmasının gerekliğini de ortaya koyduğunu, böylece depremle akışkanlar arasındaki doğrudan ilişkiyi görme şanslarının olacağını söyledi. Geli, “Fay depremin üreteceği derinlikten itibaren bu akışkanları alıp yüzeye taşıyor. O halde biz bu akışkanları alıp incelersek, bunların fiziksel ve kimyasal özelliklerini belirlersek, belki de depremin bir bakıma önceden kestirilmesi noktasında önemli ipucları olabilir. Bizi bir noktalara götürebilir. Ama bu kesin bir sonuçmuş gibi algılanmalıdır” diye konuştu.

    Ancak yapılan bu araştırmanın depremi önceden haber veren ve her şeyi kurtaracak bir sistemmiş gibi de algılanmasını istemediklerini ifade eden Geli, deprem riskinin bu sismik boşlukta olduğunu, bu boşluğun ne kadar batıya ya da doğuya uzandığını kesin olarak bilmediklerini kaydetti.

    “TÜRKİYE İÇİN ŞANS”

    Bu açıklama üzerine söz alan Naci Görür, “Adalar'ın güney batısından başlayıp Orta Marmara çukurluğuna kadar olan yaklaşık 70 kilometrelik fay boyunca gaz ve sıvı çıkışlarına rastlanmadı” dedi.

    Daha batıda Orta Marmara çukurluğu ile Tekirdağ arasında, doğuda ise Çıkarcık çukurluğunda gaz ve sıvı çıkışlarının görüldüğünü belirten Görür, şunları söyledi:

    “Arada bir sismik boşluk var. Dolayısıyla bu gaz ve sıvı çıkışlarının nerede olup olmadığı bir bakıma deprem açısından oldukça anlamlı hale geliyor ve muhtemelen de bu bölüm çok riskli olarak görülebiliyor. Gaz ve sıvı çıkışlarının doğrudan doğruya depremle olan ilişkisi henüz çok yeni bir konu ve araştırılıyor. Bu akışkanlar depremin olduğu derinliklerden geliyor. Depremin olduğu veya olacağı zamanlarda bu gaz ve sıvı çıkışlarının hacminde veya fiziksel özellikleri de değişimler gösteriyor. O nedenle bu gaz çıkışlarını izlemek olası depremler açısından önemli bir konu. Bu Türkiye için büyük şans. Dünyada denenmemiş çok ileri teknolojileri burada uygulayarak bu gaz ve sıvıların fiziksel, kimyasal ve jeokimyasal özelliklerinini inceleyerek Marmara'nın depremselliği ve depremin geleceği konusunda önemli veriler ortaya çıkabilir.”

     

     


     
     
     
     
     
     
     
     
     
     
    May 24

    Hocam fıkralar için Teşekkürler

     

    3 adam oturmuş eşlerine aldıkları hediyelerden bahsediyorlarmış.

    Birincisi demiş ki, 'karıma öyle bir  hediye aldım ki, 6 saniyede

    0'dan 100'e  çıkıyor.'
     
     Diğer ikisi anlamamışlar. 'Ne aldın?'diye sormuşlar.


    'Beyaz bir Porsche aldım. Çok mutlu oldu.' diye cevap  vermiş.

    İkinci adam demiş ki,

     

    'Ben de geçen doğum gününde  karıma 4
    saniyede 0'dan 100'e çıkan bişey almıştım.'


    Hemen anlamışlar tabi ki: 'Heey, yoksa Ferrari mi aldın?'


    Adam gülümsemiş: 'Evet, kıpkırmızı bir Ferrari aldım.
    Gerçekten de ona çok yakıştı.' demiş.


     
    Bu sefer üçüncü adama sormuşlar:
    'Peki sen ne aldın karına?'

    Adam demiş ki:

     'Ben öyle bişey aldım ki;
    sadece 2  saniyede  0'dan 100'e çıkıyor.'


    Adamlar şaşırmışlar: 'Atıyorsun!'demişler,

    'Öyle bir  araba olmaz ki!
     
    'Adam cevap vermiş:

    'Araba aldığımı kim  söyledi?

     

    İşte bunu aldım' demiş ne aldığını görmek için tıklayın...

    http://img193.echo.cx/img193/7475/adsz8oj.jpg 

     

    Anaokulunun son günü küçük öğrenciler öğretmenlerine hediye verdikleri bir parti duzenler. Çiçekcinin oğlu öğretmene bir hediye paketi uzatır. Öğretmen paketi yavaşça sallar eliyle tartar ve
    - Sanırım bu bir buket çiçek..?
    - Doğru.. Nerden bildiniz öğretmenim? ?
    - Şey, tahmin ettim..

    Sıradaki öğrenci şekercinin kızıdır. O da öğretmene bir hediye verir. Öğretmen gülümseyerek paketi alır, eliyle tartar ve hafifçe sallar:
    - Sanırım bu bir kutu çikolata..
    - Aaa, nerden bildiniz öğretmenim? ?
    - Şey, bir tahmin sadece. Nasılsa tuttu işte..

    Bir sonraki hediye TEKEL bayisinin oğlundan gelir. Öğretmen paketi alır ama alttan küçük bir sızıntı vardır. Paketi tutarken parmağı ıslanan öğretmen yavaşça parmağını diline sürer:
    - Bu şarap olabilir mi?
    - Hayır öğretmenim! ! …diye bağırır çocuk heyecanla.
    Öğretmen tekrar sızan yerden bir damlayı parmağıyla alıp tadına bakar:
    - Şampanya öyleyse...?
    Daha da heyecanlanan çocuk..
    - HAYIR öğretmenim! !
    Öğretmen sızıntının bir daha tadına bakar:
    - Tamam.. Pes ediyorum, bilemeyeceğim. Nedir bu? ?
    Çocuk neşeyle haykırır:
    - Bir köpek yavrusu! ..?

     

    March 27

    Bie gazete yazısı

    Karı-koca tenis oynuyorlarmış.
    Ters bir vuruşla top yandaki villânın camlarını indirmiş. Orta yaşlı çift gidip kapıyı çalmışlar.
    Zeki bakışlı, cin gibi bir adam açmış.
    - Camınızı kırdık, zararınızı ödemek istiyoruz.
    Kapıdaki adam coşku ile cevap vermiş:
    - Ne özrü; siz benim kurtarıcımsınız. O top benim 50 yıldır kapalı olduğum şişeyi de kırdı ve dışarı çıkmamı sağladı.
     Ben cinim, dileyin benden ne dilerseniz!
    Uzatmayalım, adam 25 milyon dolar para, kadın ise bir villa istemiş. Cin de bu servetin adlarına hemen
    kayıt olduğunu söylemiş. Ama cin bir şart öne sürmüş:
    - Elli yıldır kadın kokusuna hasretim. Bir saatliğine eşinizle yalnız kalabilir miyim?
    Bir saat sonra memnuniyet-mahcubiyet duyguları arasında sıkışmış giderlerken cin arkalarından seslenmiş:
    - Beyefendi, siz kaç yaşındasınız?
    - Elli yaşındayım.
    - Bu yaşta halâ cin hikâyelerine inanıyor musunuz?.....

    Sağladıklarını sandıkları menfaatler yüzünden .................... kusurlarını görmemekte direnen ................ !

    March 18

    ÇANAKKALE DESTANI

    • BİR YOLCU' YA
    Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın
    Bu toprak bir devrin battığı yerdir.
    Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın
    Bir vatan kalbinin attığı yerdir

    Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda
    Gördüğün bu tümsek Anadolu' nda
    İstiklâl uğrunda, namus yolunda
    Can veren Mehmet' in yattığı yerdir.

    Bu tümsek koparken büyük zelzele,
    Son vatan parçası geçerken ele
    Mehmet' in, düşmanı boğduğu sele
    Mübârek kanını kattığı yerdir

    Düşün ki, haşr olan kan, kemik, etin
    Yaptığın bu tümsek amansız, çetin
    Bir harbin sonunda bütün milletin
    Hürriyet zevkini tattığı yerdir.

    Necmettin Halil Onan(Çakıl Taşları)
    Çanakkale Savaşları öyle bir savaştır ki Türk Milletinin ruhunda ve zihninde silinmeyecek etkiler bırakmıştır.Bu yüzdendir ki bir çok destana, şiire ve romana ve de tarihin tozlu yapraklarına konu olmuştur. Yüz binlerce şehidin verildiği bu savaşlar öyle silinecek bir yazı değildir. Bu savaşlar Türk milletinin onurunu, kahramanlığını ve centilmenliğini bütün dünyaya ispatlamıştır. Bu sebeple bu savaşları çok iyi algılamamız gereklidir.

    October 24

    "Bizim başka milletlerden hiç bir eksiğimiz yok. Cesuruz, zekiyiz, çalışkanız, Yüksek amaçlar uğrunda ölmesini biliriz."
    August 11

    DİNLEDİĞİNİZ İÇİN TŞKRLR

     

             

    July 26

    İNANILMAZ GERÇEK

     Amerikan Adlî Tıp Derneğinin 1994 te San Diego da tertiplenen ödül yemeğinde dernek başkanı Don Harper Mills, aktardığı acayip bir ölüm olayındaki adlî komplikasyonlarla dinleyicilerini şaşkına çevirmişti.Kaderin adaletine dair ince bir nükte taşıyan bu yaşanmış öykü, sanırız sizleri de hayrete sevk edecektir.

       23 Mart 1994 te Ronald Opus un cesedini inceleyen adlî tabip, onun kafasından yediği kurşunla öldüğü sonucuna vardı.Müteveffa, on katlı bir binanın tepesinden, intihar niyetiyle aşağıya atlamıştı. (Umutsuzluğunu, geride bıraktığı bir notta açıklıyordu.) Ancak, dokuzuncu katın önünden geçerken pencereden gelen bir kurşun başına isabet etmiş, hayatı bu kurşunla sona ermişti. Apartmanın sekizinci kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmuı bir ağ vardı; ama bu ağın varlığını ne silahı çeken, ne de müteveffa biliyordu. Açıkçası, kurşun olmasaydı, Opus'un intihar girişimi başarılı olamayacak; zemine çakılmadan, sekizinci kattaki ağa takılıp kalacaktı. Bu durumu anlattıktan sonra, "Normal olarak," diye devam etti Dr. Mills, "intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladığı gibi olmasa da, bunu eninde sonunda başarır."

       Opus un dokuz kat aşağıda yere çakılmayıp da dokuzuncu kattan düşüyor olduğu anda başına gelen kurşunla vurulmuş olması, muhtemelen, onun ölüm modunu intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat, Opus'un intihar girişiminin başarılı olmayışı, savcıyı elinde bir cinayet vakası olduğu düşüncesine itti. Silahın patladığı dokuzuncu kattaki odada yaşlı bir adam ve karısı yaşıyordu. Tartışıyorlardı ve adam kadını silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmişti ki, tetiği çekti; fakat mermi kadını ıskalayarak pencereden dışarı yöneldi ve Opus'a isabet etti. Bir insan A şahsını öldürmeye teşebbüs eder, fakat B şahsını öldürürse, o B şahsını öldürmekten suçlu sayılmalı idi. Savcının ulaştığı sonuç buydu. Dolayısıyla, dokuzuncu kattaki yaşlı adam, cinayetten suçluydu.

       Bu suçlamayla karşı karşıya kaldığında, adam da, karısı da çok şaşırdılar.

       Çünkü, tetiği çekerken adam da, karısı da silahın dolu olmadığından kesinlikle emindiler. Yaşlı adam uzunca bir süreden beri boş silahla karısını korkutmayı alışkanlık haline getirmişti. Bunu karısı da bilir, o yüzden adamın tehdidine pek aldırmazdı. Kısacası, adamın karısını öldürme kasdı yoktu; silahın dolu olduğunu dahi bilmiyordu. Böylece, Opus'un öldürülmesi bir kaza oluyordu; silah kazara doldurulmuştu.

       Araştırmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklaşık altı hafta önce yaşlı çiftin oğlunu silahı doldururken gören bir tanık ortaya çıktı. Anlaşıldığına göre, yaşlı kadın oğlundan mali desteğini çekmişti ve babasının annesini silahla korkutma temayülünü bilen oğul, annesini cezalandırma kasdıyla, babasının annesini vuracağını umarak, gizlice silahı doldurmuştu. Annesi ölecek, baba cinayetten suçlanacak, mallar oğula kalacaktı. Artık olay yaşlı çiftin oğlunun Ronald Opus cinayetinden sorumlu olduğu noktasına gelmişti.

       Tam bu sırada savcının karşısına yeni bir viraj çıktı. Araştırmalara devam edilince, geçen altı hafta içinde anneyle babasının silahla tehdide varan bir tartışma yaşamamaları, dolayısıyla annesinin ölümünü bir türlü başaramayışı nedeniyle, oğulun umutsuzluğunun arttığı anlaşıldı.

       Bu, onu 23 Mart'ta on katlı binanın tepesinden atlayarak intihar etmeye itmişti.

       Ancak, ölümü planladığı gibi olmamıştı; dokuzuncu katın önünden geçerken babasının boş zannettiği silahı tetiklemesiyle annesine isabet etmeyip pencereye seken kurşunun kafasına isabet etmesi nedeniyle, Ronald Opus'un hayatı sona ermişti.

       Dosya intihar olarak kapatıldı.Düşünenlere ibret ola!.. 
     
     

    Custom HTML

     
     

    Custom HTML

     
    İlgili aramalar: müzik - hadİse-delİ oĞlan klİp -  hadise -  klip -  2008
     

           WELL COME.......SPACE ME HOŞ GELDİNİZ.

    İLGİNİZİ ÇEKTİ İSE NE MUTLU BANA. İSTEDİĞİNİZ KADAR KALABİLİRSİNİZ. YORUMLAR  İÇİN TŞRKR LERRRRRRRR DüşünceliGöz kırpma

     


     

                                                                

     

    Please wait...
    Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
    You didn't enter anything. Please try again.
    Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
    To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
    Your parent has turned off comments.
    Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
    You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
    Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
    Complete the security check below to finish leaving your comment.
    The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
    merhaba güzel sevgili arkadaşım
    çok güzel neşeli mutlu bir hafta geçirmeni dilerim
    herşey gönlünün dilediği gibi olsun inşallah
    izmirden sevgi ve selamlar deniz
     
    May 25

     

    Adı Gül'dü
    Gülleri severdi en çok
    Güldü mü güller açardı gül yüzünde
    Güllerle bölüşürdü yalnızlığını
    Hep gül beklerdi sevdiğinden
    Bir de 'gül mevsimini' takvimlerden
     Photo Sharing and Video Hosting at PhotobucketPhoto Sharing and Video Hosting at Photobucket
    Bir gül kokusuna
    Bir de 'gül reçeline' dayanamazdı
    Hep güller kurutmuştu
    Hayatının en hazin sayfalarında
    Hep gülerek büyütmüştü sevdasını
    Ve her sabah
    Bir gül gibi bırakırdı tebessümünü sofraya
    Tıpkı sımsıcak bir ekmek gibi
    Ahşap bir evin avlusunda
    Mis kokulu gülleri derlerdi
    Ve bütün sırlarını sadece güllere söylerdi
    Ne zaman bir haksızlık görse
    Kanayan bir gül gibi
    Ahh bu dünyada
    Gülü gülle tartsalar derdi
    Photo Sharing and Video Hosting at PhotobucketPhoto Sharing and Video Hosting at Photobucket
    Ne okur ne yazardı
    Ağlasa gülleri sular
    Gülse gülleri okşardı
    Ama ne zaman içli bir şarkı duysa
    Güllere bakar uzun uzun dalardı

    İşte öyle bir çiçekti
    Şiirimin ucunda gülden bir kalemdi

    İşte o kadın
    Benim annemdi...
    yazan cahit akay

     
    Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket
    Photo Sharing and Video Hosting at PhotobucketPhoto Sharing and Video Hosting at Photobucket
                                                                 



    Zor gelir sıra vedalara, üzülme gözyaşını dök bitsin…

    Ayrıldığımız çarşı kafe…Hergün içinden geçtiğim,geçerken gözümü yukarılara diktiğim çarşı kafe…Ağlamıştın,ağlamıştık iki dertli çocuk gibi…Hiç ağlamadığım kadar…Bilmediğim kadar…Mendilin durur hala yanıbaşımda…Hatıramı, yalan mı,tanık mı bilemedim…Ben dindiremesem de,sen olurda ara sıra içlenir ağlarsan…Bırak gözyaşını…Dök…Bitsin
    silverblink.gif picture by ea_mia
    silverblink.gif picture by ea_mia

    Zor gelir sıra vedalara, üzülmBir ateş düşerde yüreğine, ararsan beni sevdiğim
    Bil ki yoruldum, gidemedim, uzaklarda değilim...
    Yarım kalmış, çaresiz sevdaların, ilk acısında, Oynanmış, kırılmış gönüllerin, son sancısında,
    Gidene dökülen gözyaşının, her damlasında,
    Sevmeye küsmüş yüreğinin, tam ortasında,
    Yokluğunla beni başbaşa bıraktığın yerdeyim...
    sevgilerimle cahit akay
    e gözyaşını d


    or
    24 Ağu

    Zaman Geçiyor...

    Nefes almak bile zor geliyor bazen insana.
    İhtiyacın olduğunda kimse kalmıyor etrafında.
    Pembe arkadaşlıklar yok oluyor karanlıkta.
    Acı çekmeye de alışıyorsun zamanla...
    Bir süre sonra anlıyorsun çocuk olmadığını.
    Kaldırabiliyorsun artık yüreğinin ağırlığını.
    Geçmişin katili olup, yeni umutlar doğurmayı,
    Öğreniyorsun zamanla,hayat olgunlaştırıyor insanı.
    Kötü anları çabuk atlatıp gözyaşını silmeyi,
    Zor da olsa, sorumluluk üstlenmeyi,
    Karanlıkta dışarı çıkıp yağmurda yürümeyi,
    Seviyorsun zamanla, daha çok istiyorsun büyümeyi.
    Zaman geçiyor, arıyorsun içindeki saflığı...
    Yalnızlık acı veriyor, kalbinde yaşanmayanların pişmanlığı,
    Eskiye dönüp sahip olduğun masum inancını,
    Kazanmayı arzuluyorsun, sıfırlıyorsun hayatını...
    yazan cahit akay


    iyi günde kötü günde insanın yanında olabilicek sevincini üzüntüsünü paylaşabilecek gerçek dostlar bulmanız dileğiyle sevgiyle kalın allah emanet olun arkadaşlarım hayırlı akşamlar sakın gülmekten vaz geçmeyin bir gülüşünüz dünyaya beder
    sevgilerimle cahit akay

     
    May 10
     
    My many thanks to
    how far away whether
    I am close to you
    to face one day
    Bye and hope
    Have a good Sunday
    I kissed my friend

    nerdesin hiç görünmüyorsun hasta filanmı oldun
    bilmek isterim inşallah iyisindir
    May 3
     çok güzel sağlık dolu dertsiz neşeli mutlu bir gün geçirmeni dilerim  arkadaşım allaha emanet ol kib
    very good health
    carefree happy happy
    to spend a day
    regards
    You are all heart
    God is entrusted to
    Apr. 23
    Apr. 18
    Apr. 12
    Apr. 3
    Apr. 2
    Mar. 31

    TÜRK SİYASETİ ÇOK DEGERLİ BİR LİDERİNİ ELİM BİR KAZA SONUCU KAYBETMİŞTİR
    ADAM GİBİ ADAM SAYIN MUHSİN YAZICIOGLU
    ACIMIZ BÜYÜKTÜR  ÜLKEMİZİN VE TÜRK İSLAM DÜNYASININ BAŞI SAGOLSUN
    MERHUMA  VE KAZADA YAŞAMINI YİTİREN DİGER KARDEŞLERİMİZEDE
    ALLAH RAHMET EYLESİN KEDERLİ AİLELERİNE RABBİM SABIRLAR VERSİN

    ADAM BİBİ ADAM DURUŞUYLA DÜŞÜNCELERİYLE POLİTİKASIYLA HERKESE ÖRNEK OLAN
    DEGERLİ BAŞKAN SAYIN MUHSİN YAZICIOGLU BIRAKTIGIN YOLDA YÜRÜMEYE VE SANA ÖRNEK OLMAK İÇİN YOLUNDA YÜRÜYECEK GENÇLİK ARKANDAN GELİYOR GÖZÜN ARKADA KALMASIN YATTIGIN YERLER CENNET OLSUN
    ÜLKEMİZİN DİRLİGİ VE BİRLİGİ İÇİN VERDİGİN MÜCADELE SENİNLE DAİMA ANILACAKTIR
    GERİDE BIRAKTIGIN MÜCADELE RUHU DAİMA GENÇLİGİNLE DEVAM EDECEKTİR 
    SENİ VE BERABERİNDEKİLERİ SAYGIYLA ANIYORUZ


    Mar. 28
    iyi güzel günler dilerim arkadaşım

     

    Mar. 24
    Mar. 23
     
    Mar. 22

    bütün şehitlerimizin ruhları şad olsun


     


     

     










     
     
    Çanakkale Şehitlerine

    Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
    En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
    -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
    Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
    Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
    Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
    Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
    Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
    Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
    Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
    Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
    Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
    Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
    Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
    Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
    Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
    Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
    Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
    Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
    Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

    Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
    Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
    O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
    Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
    Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
    Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
    Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
    Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
    Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.

    Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
    Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
    Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
    'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
    Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
    Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
    Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
    Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
    Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
    'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
    Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
    'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
    Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
    Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
    Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
    Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
    Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
    Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
    Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
    Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
    Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
    O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
    Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
    Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

     

    Mehmet Akif Ersoy

    Mar. 18
    Mar. 14
    Mar. 13
    Mar. 12

    güzel yorumlarınız ve dilekleriniz için çok teşekür ederim

    sağlık dolu mutlu ve neşeli bir hafta geçirmenizi dilerim

    allaha emanet olun

     

    Mar. 9
     rl4no3j4ky.gif picture by Agnieszka-73
    08march2006.jpg picture by Agnieszka-73
    Image and video hosting by TinyPic
    Sotiris
     
     
     
     
    Mar. 8

    iyi geceler tatlı uykular dilerim allaha emanet olun.good night

    Mar. 7
    Mar. 7
    Mar. 6

    iyi geceler tatlı uykular dilerim

    Mar. 5
    Mar. 4
    Mar. 3
    No list items have been added yet.